Son Şeyler

dediim gibi
Size erken gelmiş bir orta yaş krizinden bildiriyorum bu sene. En son geçen sene bildirmiştim buralardan. Bu kriz fırsata dönüşür mü, yoksa bizi 50 sente muhtaç mı eder, onu yazının ilerleyen aşamalarında beraber görelim dilerseniz.

Bu bir doğum günü yazısıdır ve bu terkedilmiş kasaba görüntüsündeki bloğun en eski adetlerindendir. Ayrıca rica edicem unutturmayın. Tekrar yazıcam buralara...

**

Hayattan bi'şey öğreniyor muyum, yoksa renkli, değişik vagonlu bir trenin bitmek bilmeyen geçişi gibi kendisine seyirci mi kalıyorum, emin değilim aslında. Çok saçma vagonlar da oluyor. İnsanın üstüne atlayıp sağını solunu kurcalayası geleyor. Sonra o vagon nasıl ediyor da seni sırtından pat diye atıyor? Hep muamma buralar.

Her şeye vakit yok. Tüm vagonları gezemezsin. İstediğin tüm kitapları okuyamaz, içinde erimeye teşne olduğun tüm denizlerde yüzemezsin. Büyüdükçe, öncelikler giriyor hayatına. Öncelikler, kimden doğma, kime dayatma, nasıl da basıyorlar "önce ben" diye boğazına? İşte oraları dilersen çok karıştırma.

Ama işte kendini sevmeden ne sevsen, o sana yabancı, kendine hayran... Kendini bilmeden kimi öğrensen, o senden bi haber, sen ona doyamayan... Bi genç kız vardı bu sene, bana bi barda "Tatmin nerede?" diye sorduydu. Masadaki yakışıklıya yanıktı galiba, beni de rakip mi sayıyordu?

Dedim "Tatmin na burada." Gözümle elimi işaret ettim; koca bi nah. Öyle sahnede, öyle laykta, öyle şakşakla gelmez o hal. Sevildim sanırsın, hayran bile kalınırsın, elini öptürür, gözünü süzdürür, yine de herkes gidince kalırsın, tıpkı bi mal. Çok sevdim sanırsın, ayılıp bayılırsın, duvarlara yazarsın sloganlar falanlar. Sonunda sis dağılır, dağılır gece ve ne kazandın otur bi bak lan?

**

Zaman bi paravan, açılır her gün. Ardından çıkanı beğenmedin. Yaşama o günü istersen. İptal et, salla gitsin. Peki güzel denyom sen bu reddi, daha kaç kere kullanabilirsin?
Zamana tütünü yapıştır, kanıyo bak. Yarana gogoyu yapıştır, başın kabak. Gökyüzü üstünde açılır ama sana vaatleri kuşlardan uzak... Yem koy balkona, tek çaren bu. Kandır zamanı, besle karganı ve sıçsın... yazgına.

Yazgın diye bi dalga, yok bu arada. Kim kandırdı seni bilmem. Hangi vaadi aratırken, denk geldin bu ucuz frikiğe? Elini kaçırdın, elin yanar diye. Kaykıldın tembel bi hiçliğe. Görmedin baharı ve yazı bile. Aklında tilkiler ama hepsinin cinliği veresiye...

**

Yüklerin var. Tüm geçmişlerden. Ölülerden ve dirilerden. İnşaat izleyen emekli albay gibi, bitişine bakıyorsun bi'şeylerin. Ellerin arkada kavuşmuş ama her konuda var yine şikayetlerin. Kendin ettin. Kimse demedi sana; oradan git. Deseydi bile dinlemezdin. Şimdi içinin ormanında kaybolduysan, inşaat sesine gel!
Ruhun betona harman ve çakılmanın tadı güzel.

**

En dipteyken, başlayacak ancak yeni bir hikaye. Bir önceki hikayenin kahramanı, üstüne bir avuç toprak serptiğinde. Kendini gömüp, cenaze namazını kılan çingene gibi, Eyüp'ten bir hışım ineceksin yokuş deli. Sayacaksın tek tek servileri, ölmeden başına dikmiş biri. ARO. Bundan sonra yazacağın hikayede, kendine verirsin artık başrolleri.

Şimdiyi ve hepsini.

Ve unutma, sırf bi gece karşısında oturup bira içelim diye tam 2000 yılda, kan, ter, gözyaşı ve skolastik düşünce ve Bizans oyunları ve Osmanlı vurgunları ve yeni dönem Laz-Arap sentezleriyle, inşaa ettim koca İstanbul şehrini.

Değdi mi, değmedi mi, bilemem şimdi.

biterken,
kafiyelerimizi ezhel'e, götümün üzerine oturamayışı, kendimi yoga yaparken sakatlamış olmama, geri kalan her şeyi ise yaptığımız seçimlere borçluyuz. ve seçmemek bi seçim değil. hoşgeldin tipini sktiğimin 38'i. fotoğraf baya eski.

Bencil insanların aşkları da kendilerine benziyor. Sevmesine seviyorlar lakin o sevginin her gün içinde çapa yapılması, sulanması, ter dökülmesi gereken bir bahçe olduğunu fark edemiyorlar. Hep bir bireysellik tutturması, hep bir “Ben bahçeyi bazı bazı bırakıp gideyim. Yağmur yağar nasılsa!” sallaması... Yağmur yağar yağmaz, sen orasını karıştırma. Sen bahçede nelerden sorumlusun, ona bak. Etrafta yardımına ihtiyaç duyan bir çimen, aşılanacak bir fidan var mı? Onu düşün. “Hiçbir yere gitme, göbeğinden bağımlı ol sevdiğine.” demiyorum elbet. Ama gideceksen de, döndüğünde cebinde hep yeni tohumlar olsun.

Hem bir bahçenin gerçekte ne kadar büyük olduğunu, içinde çalışmadan asla bilemezsin.

**

Belki biliyorsunuz sevgili hükümütemiz şu sıralar evliliği destekleme kararı aldı. Taze sevdalı bir çiftseniz ve henüz 27 yaşını aşmadıysanız, devlet destekli çeyiz kredisi alarak derhal mutlu ve evli bir çifte dönüşebiliyorsunuz. Hanım kızımız devlet desteğiyle gelinlerin tatlı telaşesini doyasıya yaşarken, “Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır” atasözümüzü usulca gerçeğe dökebiliyorsunuz. Sonra gelsin çok yapılan, zor bakılan, iyi eğitim alamayıp, hep gariban kalan, en zor işlere koşulan çocuklar... Velkam tu kalitesiz nesil!

Her şeyden önce, devletin bence daha ziyade yaşlıları evliliğe teşvik etmesi gerek. Genç dediğin zaten adı üstünde, aklı bir karış havada, gönlü yangınlı bir kişi. Hayat hep öyle mide kelebekleriyle akacak sanıyor yavrum; onu bıraksan zaten evlenir. Halbuki 35’ini geçmiş, insanlığa ve aşka kısmen inancını yitirmiş bir bireyi evliliğe ikna etmek öyle kolay mı? İşte asıl ona paranın ucunu göstermeli devlet. (devlet bizi de görsüncülük.com)

Bir de tabi, gençlerin gerçek ihtiyaçları meselesi var. Zannetmiyorum ki ülke nüfusunun yarısını oluşturan bu kitlenin tek derdi, oturma odasını aldığı kadar kırlentle doldurmak,yahut mutfağa ankastre fırın ve davlumbazla hava katmak olsun. Bu insanlar dünyayı tanımak ister, okumak, öğrenmek, kendini aşmak ister. Hülasa “devlet evlenmeye vereceği desteği sanata, bilime, spora yatırsa ya?!” diyeceğim ama zaten kime diyorum? Oralar hep boş küme.

**
Evrende çözemediğim sırlardan biri de sonsuza dek pahalanabilen ev aletleri. Özellikle yukarıda adını andığım ankastre fırın mesela, yemeğin tadına muazzam bir ankastrelik, bir mobilyaya gömülmüşlük katıyor olmalı. İnsan o fırında pişen ıspanaklı böreğe diş geçirdiğinde, “Hımmm, işte tam aradığım tat. Mutfak yüzeylerinde pürüzsüzlük…” şekli farkındalıklar yaşamalı. Şaka bir yana, blendır bir yana dostlar. Birkaç ufak işlevsel gerecin dışında, çoğu ev aletinin ziyadesiyle faydasız ve kolpacı olduğunu kabullenmek durumundayız.

Açıkçası benim şimdiye kadar yediğim en muazzam şeyler, akla gelebilecek en ilkel şekillerde üretildiler. Kuyu içinde tandıra kadar gitmeyeceğim. Herkezin çocukken evinde bulunan, o yuvarlak, o her fişe takıldığında evin kontağını attıracak denli dandik fırınları saygıyla hatırlasak yeter. Ne kekler, ne kıymalı poğaçalar pişti onlarda, hey gözünü sevdiğim… Maharet fırında değil, annedeymiş meğer.
Mutfaktaki dandik gereçleri en yaratıcı şekillerde kullandığına şahit olduğum kişiyse, şüphesiz anneanemdi. Tasarrufu DNA’ya işlemiş nesilden geldiğinden, öyle her gün büyük fırını yakamazdı, pastaneden bir şey zinhar alamazdı. Bu vesliyle, teflon tavanın üstünü önce cam kase, sonra havlu ile kapatıp, bilmediğim bir yerinde su kaynatarak  “ocak üstü fırın” icat etmişti kadın. Bir nevi mutfağın Mc Gyverı olmuştu. Belki gizli gizli Mc Gyver izleyip feyz de alıyordu, şimdi düşününce. Zira balkondaki çiçeklere yokluğunda su taşıyacak “bezden şeritler projesi”ni ve karıncaları güneşlenen reçellerden uzak tutacak “su bendi projesi”ni yine onda gördüm.

Şimdi eskileri övmek gibi olmasın ama torunuma aktarabileceğim en büyük el becerimin PS konsolunda karakter zıplatma (kimileri için çömme ve adam vurma) olması biraz tuhaf, bir tutam da acıklı sanki.

**

Herkese (mutlu olmak veya etmek için) daha azına ihtiyaç duyup, daha çoğunu üreteceği bir hafta dileğiyle, gittimdi.
Yine geldim.
Sabah 09:14'te gözlerimi açıp, kıçıma bir tayt geçirdikten hemen sonra, 09:30 Vinyasa dersine yetiştim. Çünkü neden? Şanslıyım. Yoga stüdyosu hemen yan apartmanda. Moda'nın en kuşlu, en ağaçlı, en gönül okşayan sokağında. Ve hayır, o sokak Şifa Çıkmazı değil.
Orası da ayrı bir şiirdir gerçi bana sorarsanız.

**

Çok zor bir pozun ardından mata geri indiğimizde, "Sorusu olan var mı?" diyen hocaya, "Allah var mı?" zevzekledim. Bunun gönül kıpırtısı içindeyim. Dersteki kadınların konsantrasyonu ise muazzamdı. (Bu kez ileri seviye dersinde olduğumuzdan mıdır nedir, tamamımız kadındık. Ama ilginç bir biçimde, başlangıç derslerinde sınıfın neredeyse yarısı beyefendilerden oluşuyor. Çok acı çektiklerini inleyen soluklarından duyduğum bu beylerle, ayrıca gurur duyuyorum.)

Ne diyordum acaba? Bıraksanız tüm dersi anlatacağım, bırakmayınız.
Baş duruşundaki partnerim neredeyse benden hiç yardım almadan, mükemmel bir hareket yaptı. Beni ise iki kişi tutmalarına rağmen, sanırım boynumu biraz incittim. Baş duruşunu mükemmelen icra eden hanım, benden en az bi 5-6 yaş büyük, yani orta yaşa sırtını dayamış bir kadındı. Hareketin her aşamasında kendisini övmekten bir an olsun geri durmadım ve aramızdaki temas bittikten sonra, hanımfendinin çiçeklenen özgüvenini büyük keyifle, mutlulukla gözlemledim.
(Ben aslen böyle sevgi pıtırcığı biri değilim)

Demem o ki, kendinize bu hediyeleri verin.
Kendinizi Twitter'a bakarak güne hazırladığınız o kasvetli sabahlardan belki her gün değil ama ara ara uzaklaştırın. Bir sabahı havayı koklayarak, azıcık yürüyerek ve elinizden geldiğince uzun süre sosyal medyalara bakamadan geçirmeye çalışın.
Aslında hep içinizde bulunan o naif enerjilerin varlığınızdan aktığını, sizi hayata inandırıp, kanserden, madur rollerinden ve türlu husumetlerden koruduğunu gözlemleyeceksiniz.

**

Alpay Erdem standuptan tanıdığım sevgili bir abimiz. Onun üzerinden yapacağım gıybet için kendisinden af diliyorum. Lakin şöyle bir trende denk geliyorum bir süredir: Nedense yoga yapıp, vegan beslenip, sağlıklı yaşıyan insanlardan "bunlardan bahsetmemesi" bekleniyor. Bahseden biraz hor görülüyor, kafa ütülemek gibisinden, hava atmak türlüsünden kimi fırsatçı hallerle itham ediliyor.

Alpay'ın konumuzla alakası nedir peki? Alpay beyciğim bilen bilir, yıllardır bisiklet üzerinde yaşayan bir insan. Sadece semtler arası değil, şehirler arası bisiklet turlarına çıkıyor. Hatta bunu yaptığı güzel de bir programı vardı televizyonda vaktiyle. Özetle Alpay ben kendisini bildim bileli, en büyük hobisi bisikleti anlat anlat bitiremez, çok da iyi yapar. Kimse de çıkıp ona "yeter ulan bisiklet muhabbeti" dememiştir. (en azından öyle olduğunu umuyorum)

Ey sevgili insan, başkasının yaptığı yogadan ya da spordan rahatsız oluyorsan, belki de kendi bedenin için hayırlı bir hayat yaşamıyorsun.
Tabi bu senin tercihindir, saygı duyarım. Ama yani haber vereyim istedim.
Öte yandan, yogaya olan nefretengiz hislerin kaynağında acep "yoganın kadın ve kadınlıkla özdeşleşmiş, kafalara kazınmış algısı mı yatıyor?" şekli düşünüyorum da kimi zaman.

Buradan da feminist bir ekmek çıkatmazsam çatlardım zaten.

**

Depresyonum sık sık kendini fiyakalı yüzeyin altından fışkırtsa da, şu an kontrol edilebilir aşamada. Bunu biraz da Nisan ortasında yaza dönen havaya, biraz ödümü patlatan küresel ısınmaya bağlıyorum.
Bilmem aranızda fark eden var mı?
Bu sene tüm bitkiler normal zamanlamalarından neredeyse 1 ay önce açtılar.
Nisan'ın ilk iki haftası aklımızı alan pembe manolyalar Mart başında belirdiler.
Erguvanların Mayıs'a yetişmesi gerekirken, Nisan başında ortalığı velveleye verdiler.
Camın önündeki Batı Çınarları neredeyse tam yaprak boyutuna geldi şimdiden.
Demek ki yaz, biz canlı alemi için zor geçecek.
Küresel raporlara bakılırsa zaten bundan sonraki her yaz, tarihin en sıcak yazı olacak.

Bu iki şey demek bencileyin.
1) Tüketmeyin. Yani maddesel şeyleri, yani haddinden fazla, haddinden aşırı. Çünkü yaşlı dünyamızın belli ki, bizim daha fazla tüketmemizi karşılayacak gücü kalmadı.
2) Bitki yetişitirin. Dünyanın insan hırsından ve açgözlülüğünden ziyade, bitkiye ihtiyacı var sanırım. Gerçi balkonda bakacağınız bitki hangi derde derman olur ve ben gerzek miyim? Onu da tam çözemiyorum.

**

Geçen Perşembe, BKM Eski Açık'ta çıktım. Eski Açık, aslen Açık Mikrofon'da acemiliklerini tamamlayan komedyenlerin rüştlerini ispat etme mekanı. Ben çok strese girdiğimden, ilk kez bir kadının sahne aldığı Eski Açık'a fazla bir şey katamadım. Gerçi sonra bizim oğlanların çoğu gelip "Sen kendini gömmeye çok meraklısın, yoksa gayet iyiydin" çektiler bana. Çünkü aşırı komik olmalarının yanı sıra, epey de efendi çocuklardır.

Yalnız içlerinden biri, isim vermiyeceğim ama anlayan anladı, en feodal hissiyatta olanı, kuliste yine bir "Ben kadınlara gülmüyorum abi. Kadınlar komik olamaz." muhabbeti tutturdu.

İş arkadaşlarınızın sırf cinsiyetlerinden dolayı belli şeyleri yapamayacağını idda etmek, bunu bir değil, iki değil, oldukça uzun bir süre ısrarla tekrar etmek, sadece sizin -üzülerek söylüyorum- cehaletinizin ve özsevgi eksikliğinizin altını çiziyor.

Başkalarını aşağılamak için gösterdiğiniz her çaba, günün sonunda sizi aşağı çeken bir ağırlığa, barışılamayan kötücül duygulara meze oluyor.
Hatırlatmak istedim.

**

Ben de insanları acımasızca eleştiren biriyim. Biriydim. (Gerçi hala öyleyim ama bununla öyle lokeç gibi oturmamaya çalışıyorum.)
Üstelik bizzat şahsım da bu acımasızlıktan nasibini çok aldı.
Başkaları da.
Hayvanlarına iyi bakamayanları, tembelleri, koca parası yiyenleri, kadınları cinsiyet üzerinden aşağılayanları, faşistleri, mutsuzları, bağımlı kişiliği olanları, sosyal tırmanıcıları ve sosyal şovcuları kıyasıya eleştirdim.
Sonra bu büyük konuştuklarımın bir kısmını ince ince, (bazen de yekpare ve kalıncasına) yutmam icap etti.
(Burada bahsettiğim yapıcı, yön göstermeye çalışan eleştiriler değil. Sadece reddetme ve vurup kırma mantığı ile yapılanlar.)

Geri yuttuklarımın tadı hiç iyi değildi.

Sözlerimi bitirirken, dünya ve insanlığın daha çok desteğe, daha çok övgüye ve daha az düşmalıkla, kötücül eleştiriye ihtiyacı olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.

Baktığınız yer ne kadar güzelse, siz de o kadar güzel bir yerdesiniz.
Ruhunuzda sevgiyi ve şevkati ne kadar çoğaltır, düşüncelerinizi bu süzgeçten ne kadar çok yansıtırsanız, o kadar umut aşılayabilirsiniz.

**

İlk şarkısında Babylon Gül'cüğümle sarılıp ağladığımız BEA konseri çok güzeldi bir de, biz ce, ce ce ce...
Bırakın bugün güneş yerinde, her şey yolunda dursun.

lav,

d.


"Hizmetlerinizden memnun değilim." - Rüya Özturhan 2000-2016

Ev bakıyorum.
Kuracağım aile için bir yuva.
Hali hazırda kurulmuş ailelerin onay verebileceği, türlü arsız gençlik heveslerinden, yuvarlanıp gitmelerden, dağıtıp toparlayamamalardan arındırılmış, pür-i pak bir toprak parçası.
Üstelik bu aramayı Caferağa sınırlarında yapıyorum ki, kira bedelleri bize imkansızlık olarak dönsün, tasarruf olarak dönemesin.
40 yaşında bir dikili ağacımız bulunmasın.
Ay neden olmasın?

**

Ev bakmanın yanı sıra menapoza giriyorum. Bunu da böylesine yazdım, artık bu blogu kimsecikler okumuyor deyu.
Canım istediğinde buraya gelip "deyu, himinik" ve "şöfer" yazabilme hakkına sahip olduğumdan da yazıyorum biraz. Evet erken giriyorum menapoza. O da bana giriyor, girişiyoruz. Gerçi epeydir ben bu halde olduğumdan, sorun değil. Deliren delirdi, çıldıran çıldırdı. Kalan sağlar halayda.
İşin tıbbi kısmı bir yana, bana sorarsanız çok teyze şakası yaptığımdan geldi bunlar hep başıma.
O son "teyze evi kokusu" şakasını yapmayacaktım.

**

Apansız bastıran buhranlı menapozumdan yazık en çok kedim çekti. Benim dünya yünlüsü güzel kızım.
Şu an sayıyorum, tam olarak 19 gündür aramızda değil kendisi. Ve ben bundan bahsederken çok ağlıyorum.
Az ağlamak için size az, çok az ucundan bahsedebileceğim hatta. O kadar ucundan olacak ki, "Deniz" diyeceksiniz, anlatmaya da bilirdin. (Böyle bir yazım/dil bilgisi bulunmamaktadır. Lütfen kendi metinlerinizde denemeyin.)
Ne diyordum?
Hah, ben ağlıyorum.
Geçen bi gün üşenmedim hatta, tam 7 saat ağladım. Nasıl bu kadar verimli ağladım kendim bile şaştım.
"Vay anasını" dedim. "Performans sanatçısı olsam kendimi Moma'ya yerleştirirdim" dedim.
Demedim tabi. Manyak mıyım ben ayol?
Velhasıl, 16 yıl, bir kedi, ismi Rüya.
Çok ama çok güzel kediydi, beni ağlatmayın.

**

Kedime ağladığımı Ekşi Sözlük'e yazmıştım.
Bi vesile, bi başlık.
Manyağın biri iş oldu, "İnsanla kediyi bir tutuyorsun. Senin acını sikeyim!" diye mesaj attı. Ben de durur muyum? Hemen yapıştırım cevabı. Dedim "Ühühühüh?!?!"
Çünkü niye? Malım. Çünkü niye? İnsani değerler.
Elin herifi herhangi bir insani değer oluşturamamış diye, benim şimdiye kadar inşaa ettiklerimin ortasına sıçmam gerekmiyor.
Sik hacı, sik! Acımı, beynimi, gelmişimi, geçmişimi, back to the future, gone like the wind.
Ben sana benzemeyeceğim.
Velhasıl, küfretmedim bile pezevenge.

**

Her şey de kötü olmadı. Yani olan oldu ama bildiğiniz gibi olanla olunmaması gerektiğinden, çok da şeyedilmedi. Ah ah ah.
Bugün, yahut geçen hafta, pek çok kimseyi birden hayatından çıkartmış (sktiretmiş) eski bir arkadaş adına, Facebook grubu kurmayı önerdim. "Kazıkladığı kankişlerinden Aybars'ı dövme etkinliği". Aybars bu herkesleri siktir eden kişi. Halbuki iyi olay bu değildi. Ve asla, Aybars'ı gerçekten dövecek de değiliz. Lakin Aybars da onca kırılmış kalbin hesabını bir noktada vermeli. En azından o örselenmiş duyguların sahipleri ne hissediyor bilmeli.
Yoksa Aybars'ın da ruhu kuruyacak.
Tıpkı tanımadığı insanların derdini siken, o adam gibi.
Ah Aybars, ah.
Bi dövsek rahatlarsın lan belki.

**

İyi şeyler demiştim, vaatlerimin arkasındayım. Hatunlar Standup ekibi Mart ayında ilk turnesini yaptı.
Ankara'da Tunus Caddesi'indeki If Performance Hall'ı yıktık, Ayvalık'ta Muhabbet Sokağı No:90'ı inlettik.
He yaa.
Mütevazi olayım diyorum, sonra diyorum ki koy g.tüne. Beni bilen biliyor. Hayatımı şu güne kadar şahsi nefretle, acımasızlıkla geçirdim de ne oldu? Kansere giderken kornerden dönüp, tam bir teyze gibi menapoza yollandım. Belki de lüzumundan çok fazla Bim poşetine temas ettim. Ondan da olabilir bu mena-poz. Poz. Pozantı cezaevi. (Bilinç altımızda işkenceli ortamlar var, kelimeyi salınca nerelere gidiyor. Sen sabır ver ya Rabbi)

**
Hatunlar Standup'ına dönüyorum; 5 ila 8 kadın arası değişen grubumuz, "evde kalmışlık, istenmeyen tüyler, regl, yavşayan adamlar, lazlık ve Gri'nin 50 Tonu" gibi konular üzerine komiklik yapmaktadır.
Kızlarımızın tamamı güzeldir ve a.ş. hepsi ben gibi kart değildir.
İsmi "Çok da Fifi" olan gösterimiz, yaklaşık 90-100 dakika sürmekte, biletlerimiz sanırım 25 TL gibi bir fiyattan alıcı bulmaktadır.
Bilet ücreti, ızgara tavuklu sezar salata+coke zero birim fiyatı esas alınarak hesaplanmıştır.
Yine yalan söylüyorum, biletin ne kadar olduğundan haberim yok.
Ayrıca geçtiğimiz hafta grubumuzun meda-ı iftiharı Doğu Demirkol bacımız, kıvrak zekası ve apaçi saç modelinin hakkını vermek suretiyle, nihayet şöhret oldular.
İsmine tıklayan bu çok sevdiğimiz komedyenin videosuna gidebilir.
Doğu'nun bacı olmadığının farkına vardıktan sonrası kolay.

**

Son sevindirici habere geçiyorum.
Ben burayı gelip gidip günlük gibi kullanıcam kızlar. Sakın kimseye söylemeyin. Ses etmeyin, çıt çıkarmayın. Bunca yıldır hakkımızda mahkeme olmadan falan etmeden cümlesine saydırıyoruz. Gelin bu sağlıklı uğraşımıza, kaldığımız yerden devam edelim.

Son uyarıma geçiyorum.
Oranıza buranıza  dikkat edin, doktor kontrolünüze gidin. İhmal etmeyin kızlar, ki ne kızlar.
Çünkü sağlık olmayınca başka hiç bi skim olmuyo.
Ve kedilerinizin kulaklarından öpün. Bi gün ölecekleri için değil, benim için.
Kedi kulağına hasretim.

Lav,
d.






"Romalı bir erkeğin en güzel çeyizi, erik gibi... Euu... Anladınız siz." (Bir Roma atasözü)
Gözümü açtığımda antik Roma Forum’una yani pazar yerine bakan, ekseriyetle kırmızı kadife döşemeli bir odadaydım. Size güncel Roma’da değil de antik olanında uyandığım için duyduğum coşkuyu kelimelerle nasıl ifade etsem bilmiyorum. Zira günümüz Roma’sında 3,5 YTL olan Avro yüzünden günüm sefalet içinde geçecek, iki top dondurma, bir dilim pizzaya hasret yaşayacaktım. Halbuki Antik Roma, Anadolu’ya şah damarından daha yakındı; hatta bizzat aynı ülkeydi. Bense antik dünyada doğuştan Romalı’ydım. Bunun bilinciyle üstüme bir masa örtüsü dolayıp derhal kendimi sokağın karmaşasına bırakmaya karar verdim.

Forum her zamanki gibi görkemli ve çok kalabalıktı. Tavuktan kilime, heykelden kılıç kalkana insanın her ihtiyacını karşılayabileceği dükkanlar, dönemin AVM’si gibi bir arada toplanmışlardı. Baktım soylu bir takım Roma vatandaşları Forum’un kalabalığından ve pisliğinden şikayet ediyor, soluğu derhal onların yanında aldım. “Her yer Arap dolmuş, gerçek Roma bu değil!” şekli çemkirdiğimde, sevgili Romalılar beni hararetle onayladılar. Hakikatten de, köle ve papağan ticaretinde uzman Araplar, giyim kuşamları ve biz mermer gibi beyaz insanların arasında, esmer tenleriyle dikkat çekiyorlardı. Yine de Romalı ahbaplarımla kölelerin dişlerini incelemekten ve onlara nargilenin reklamını yapmaktan geri durmadım. Konu kavrulmuş kahveye geldiğinde ise isyan etmeme ramak kalmıştı. “Ne Arabı? Türk kahvesi bu Türk, Türk!!” ısrar ettim Antiakos’a. Bana bön bön bakan Anti iste, anten anten cevap kastı. “Türkler mi? Hani şu, Çinli’lerin arpa buğdaylarını çalmasınlar diye sınırlarına duvar inşaa ettiği halk değil mi onlar?” sordu utanmadan.

Anten Antiakos’tan epey sıkılmıştım doğrusu. Koca adam olmuş ama hala etek ve pencereli sandaletle dolaşmayı bırakamamış bir insandı neticede. Ona bir de Arapların oynadığı tavlayı açıklamayı içim kaldırmayacaktı. O esnada Forum’un kapısına geldiğimi, ana caddeye çıkmakta olduğumu fark ettim. Yaklaşık 200 metre sağımda Kollezyum, bayrak ve flamalarla donatılmıştı. Dahası tıpkı Şükrü Saraçoğlu’ndan yükselen bir haykırış tufanı insanı o yöne gitmeye teşvik ediyordu. Kollezyum’a doğru yürürken, bu kez halktan bir kişiye “Hayırdır kardeş, maç mı var bugün?” diye sordum. Meğer çok büyük bir generalin ölümü şerefine gladyatörler dövüşüyormuş. Roma adetlerine göre, ölen ne kadar önemliyse, o kadar fazla insan dövüştüğünden, en az beş bin gladyatör er meydanında çarpışacakmış. Basit bir hesapla, arenaya çıkan savaşçıların en az iki bin beş yüzünün zayi olacağını öngördüm ve kendi kendime “Bi de ölenle ölünmez derler” şekli hayıflandım. Halbuki gördüğümüz üzere, ölenle her devirde ölünüyordu. Biri ölünce onun onuruna daha da çok ölünüyordu. Dünyanın en büyük medeniyetlerinden birinin bu özel adetini, 2015 yılında hala uyguladığımız ülkemize veslieyle bir kez daha saygı duyarak, Kollezyum’a doğru seyirttim.

Kollezyum’da cenk eden takımlardan biri saraya yakınlığıyla bilinen Maviler’di ve işin içinde saray olduğundan haliyle şike ile anılıyordu mavili takım. Halk ve esnafın taraf olduğu Yeşiller takımı ise bu haksızlıklar karşısında illallah demiş ve isyana meyletmişti. Taş ve sopalarla başlayan isyan ise, Yeşiller takım kaptanı, maskotu ve tüm galdyatörlerin kılıçtan geçirilmesiyle son bulmuştu ki, buna açıkçası pek şaşırmadım. Kimse imparatorun gücünü sınamaya kalkmamalıydı. Senato bile… Bu fikirlerimi kapı güvenliğinden iki lejyonlerle paylaşarak dövüşlere bedava giriş hakkını kazandığımı ise, söylememe gerek yoktur umarım.

Resmen ana baba günü olan Kollezyum’da nispeten daha soylu insanlara ayrılmış, sağ kapalıya yerleştim ve çömlek içinde dağıtılan kırmızı şarabı dikleyerek insanların birbirini kesmesini heyecanla izlemeye başladım. Yaklaşık her 30 saniyede bir kişinin kellesi mıcır kaplanmış zemine düşüyor, buna bineaen kalabalıktan coşkulu haykırışlar yükseliyordu. Güneş altında şarabı çok kaçırdığımdan ve o dönemde Meksika dalgası kavramını bilen tek kişi olduğumdan, derhal tribün amigoluğuna soyundum. Ama ne kadar izah edersem edeyim, adamlara “Önce sen kalk, sen oturunca o kalksın, sonra bunu hep beraber böyle ard arda bütün tribün yapalım”ın mantığını anlatamadım.

Zaten soylu da olsa, dünya medeniyeti de olsa, Antik Roma’da da kadınların tribün amigoluğu yapmaları hoş karşılanmıyormuş. Bu kez başka iki lejyoner tarafından araya alınmak suretiyle dev stadın dışına doğru iteklenirken “Roma bitmiş abi, bitmiş!” diye söylendim. “Sen buraları asıl Arkaik dönemde, Remus, Romulus’un zamanında görecektin!”


biterken,
bu yazı bi süre önce penguen dergi'de yayınlanmıştır. "üreten bizsek, tüketen niye biz olmayalım?" diyerek, buraya da kopyalanmıştır. yeni şeyler de yazıcam tabi, bu furya böyle devam edemez. 
bi cuma akşamı, kıçım koltuğa yapışık. rüya buyurgan, ufo ayağımda açık. 
.
ay em lav,
d.