Son Şeyler

Bencil insanların aşkları da kendilerine benziyor. Sevmesine seviyorlar lakin o sevginin her gün içinde çapa yapılması, sulanması, ter dökülmesi gereken bir bahçe olduğunu fark edemiyorlar. Hep bir bireysellik tutturması, hep bir “Ben bahçeyi bazı bazı bırakıp gideyim. Yağmur yağar nasılsa!” sallaması... Yağmur yağar yağmaz, sen orasını karıştırma. Sen bahçede nelerden sorumlusun, ona bak. Etrafta yardımına ihtiyaç duyan bir çimen, aşılanacak bir fidan var mı? Onu düşün. “Hiçbir yere gitme, göbeğinden bağımlı ol sevdiğine.” demiyorum elbet. Ama gideceksen de, döndüğünde cebinde hep yeni tohumlar olsun.

Hem bir bahçenin gerçekte ne kadar büyük olduğunu, içinde çalışmadan asla bilemezsin.

**

Belki biliyorsunuz sevgili hükümütemiz şu sıralar evliliği destekleme kararı aldı. Taze sevdalı bir çiftseniz ve henüz 27 yaşını aşmadıysanız, devlet destekli çeyiz kredisi alarak derhal mutlu ve evli bir çifte dönüşebiliyorsunuz. Hanım kızımız devlet desteğiyle gelinlerin tatlı telaşesini doyasıya yaşarken, “Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır” atasözümüzü usulca gerçeğe dökebiliyorsunuz. Sonra gelsin çok yapılan, zor bakılan, iyi eğitim alamayıp, hep gariban kalan, en zor işlere koşulan çocuklar... Velkam tu kalitesiz nesil!

Her şeyden önce, devletin bence daha ziyade yaşlıları evliliğe teşvik etmesi gerek. Genç dediğin zaten adı üstünde, aklı bir karış havada, gönlü yangınlı bir kişi. Hayat hep öyle mide kelebekleriyle akacak sanıyor yavrum; onu bıraksan zaten evlenir. Halbuki 35’ini geçmiş, insanlığa ve aşka kısmen inancını yitirmiş bir bireyi evliliğe ikna etmek öyle kolay mı? İşte asıl ona paranın ucunu göstermeli devlet. (devlet bizi de görsüncülük.com)

Bir de tabi, gençlerin gerçek ihtiyaçları meselesi var. Zannetmiyorum ki ülke nüfusunun yarısını oluşturan bu kitlenin tek derdi, oturma odasını aldığı kadar kırlentle doldurmak,yahut mutfağa ankastre fırın ve davlumbazla hava katmak olsun. Bu insanlar dünyayı tanımak ister, okumak, öğrenmek, kendini aşmak ister. Hülasa “devlet evlenmeye vereceği desteği sanata, bilime, spora yatırsa ya?!” diyeceğim ama zaten kime diyorum? Oralar hep boş küme.

**
Evrende çözemediğim sırlardan biri de sonsuza dek pahalanabilen ev aletleri. Özellikle yukarıda adını andığım ankastre fırın mesela, yemeğin tadına muazzam bir ankastrelik, bir mobilyaya gömülmüşlük katıyor olmalı. İnsan o fırında pişen ıspanaklı böreğe diş geçirdiğinde, “Hımmm, işte tam aradığım tat. Mutfak yüzeylerinde pürüzsüzlük…” şekli farkındalıklar yaşamalı. Şaka bir yana, blendır bir yana dostlar. Birkaç ufak işlevsel gerecin dışında, çoğu ev aletinin ziyadesiyle faydasız ve kolpacı olduğunu kabullenmek durumundayız.

Açıkçası benim şimdiye kadar yediğim en muazzam şeyler, akla gelebilecek en ilkel şekillerde üretildiler. Kuyu içinde tandıra kadar gitmeyeceğim. Herkezin çocukken evinde bulunan, o yuvarlak, o her fişe takıldığında evin kontağını attıracak denli dandik fırınları saygıyla hatırlasak yeter. Ne kekler, ne kıymalı poğaçalar pişti onlarda, hey gözünü sevdiğim… Maharet fırında değil, annedeymiş meğer.
Mutfaktaki dandik gereçleri en yaratıcı şekillerde kullandığına şahit olduğum kişiyse, şüphesiz anneanemdi. Tasarrufu DNA’ya işlemiş nesilden geldiğinden, öyle her gün büyük fırını yakamazdı, pastaneden bir şey zinhar alamazdı. Bu vesliyle, teflon tavanın üstünü önce cam kase, sonra havlu ile kapatıp, bilmediğim bir yerinde su kaynatarak  “ocak üstü fırın” icat etmişti kadın. Bir nevi mutfağın Mc Gyverı olmuştu. Belki gizli gizli Mc Gyver izleyip feyz de alıyordu, şimdi düşününce. Zira balkondaki çiçeklere yokluğunda su taşıyacak “bezden şeritler projesi”ni ve karıncaları güneşlenen reçellerden uzak tutacak “su bendi projesi”ni yine onda gördüm.

Şimdi eskileri övmek gibi olmasın ama torunuma aktarabileceğim en büyük el becerimin PS konsolunda karakter zıplatma (kimileri için çömme ve adam vurma) olması biraz tuhaf, bir tutam da acıklı sanki.

**

Herkese (mutlu olmak veya etmek için) daha azına ihtiyaç duyup, daha çoğunu üreteceği bir hafta dileğiyle, gittimdi.
Yine geldim.
Sabah 09:14'te gözlerimi açıp, kıçıma bir tayt geçirdikten hemen sonra, 09:30 Vinyasa dersine yetiştim. Çünkü neden? Şanslıyım. Yoga stüdyosu hemen yan apartmanda. Moda'nın en kuşlu, en ağaçlı, en gönül okşayan sokağında. Ve hayır, o sokak Şifa Çıkmazı değil.
Orası da ayrı bir şiirdir gerçi bana sorarsanız.

**

Çok zor bir pozun ardından mata geri indiğimizde, "Sorusu olan var mı?" diyen hocaya, "Allah var mı?" zevzekledim. Bunun gönül kıpırtısı içindeyim. Dersteki kadınların konsantrasyonu ise muazzamdı. (Bu kez ileri seviye dersinde olduğumuzdan mıdır nedir, tamamımız kadındık. Ama ilginç bir biçimde, başlangıç derslerinde sınıfın neredeyse yarısı beyefendilerden oluşuyor. Çok acı çektiklerini inleyen soluklarından duyduğum bu beylerle, ayrıca gurur duyuyorum.)

Ne diyordum acaba? Bıraksanız tüm dersi anlatacağım, bırakmayınız.
Baş duruşundaki partnerim neredeyse benden hiç yardım almadan, mükemmel bir hareket yaptı. Beni ise iki kişi tutmalarına rağmen, sanırım boynumu biraz incittim. Baş duruşunu mükemmelen icra eden hanım, benden en az bi 5-6 yaş büyük, yani orta yaşa sırtını dayamış bir kadındı. Hareketin her aşamasında kendisini övmekten bir an olsun geri durmadım ve aramızdaki temas bittikten sonra, hanımfendinin çiçeklenen özgüvenini büyük keyifle, mutlulukla gözlemledim.
(Ben aslen böyle sevgi pıtırcığı biri değilim)

Demem o ki, kendinize bu hediyeleri verin.
Kendinizi Twitter'a bakarak güne hazırladığınız o kasvetli sabahlardan belki her gün değil ama ara ara uzaklaştırın. Bir sabahı havayı koklayarak, azıcık yürüyerek ve elinizden geldiğince uzun süre sosyal medyalara bakamadan geçirmeye çalışın.
Aslında hep içinizde bulunan o naif enerjilerin varlığınızdan aktığını, sizi hayata inandırıp, kanserden, madur rollerinden ve türlu husumetlerden koruduğunu gözlemleyeceksiniz.

**

Alpay Erdem standuptan tanıdığım sevgili bir abimiz. Onun üzerinden yapacağım gıybet için kendisinden af diliyorum. Lakin şöyle bir trende denk geliyorum bir süredir: Nedense yoga yapıp, vegan beslenip, sağlıklı yaşıyan insanlardan "bunlardan bahsetmemesi" bekleniyor. Bahseden biraz hor görülüyor, kafa ütülemek gibisinden, hava atmak türlüsünden kimi fırsatçı hallerle itham ediliyor.

Alpay'ın konumuzla alakası nedir peki? Alpay beyciğim bilen bilir, yıllardır bisiklet üzerinde yaşayan bir insan. Sadece semtler arası değil, şehirler arası bisiklet turlarına çıkıyor. Hatta bunu yaptığı güzel de bir programı vardı televizyonda vaktiyle. Özetle Alpay ben kendisini bildim bileli, en büyük hobisi bisikleti anlat anlat bitiremez, çok da iyi yapar. Kimse de çıkıp ona "yeter ulan bisiklet muhabbeti" dememiştir. (en azından öyle olduğunu umuyorum)

Ey sevgili insan, başkasının yaptığı yogadan ya da spordan rahatsız oluyorsan, belki de kendi bedenin için hayırlı bir hayat yaşamıyorsun.
Tabi bu senin tercihindir, saygı duyarım. Ama yani haber vereyim istedim.
Öte yandan, yogaya olan nefretengiz hislerin kaynağında acep "yoganın kadın ve kadınlıkla özdeşleşmiş, kafalara kazınmış algısı mı yatıyor?" şekli düşünüyorum da kimi zaman.

Buradan da feminist bir ekmek çıkatmazsam çatlardım zaten.

**

Depresyonum sık sık kendini fiyakalı yüzeyin altından fışkırtsa da, şu an kontrol edilebilir aşamada. Bunu biraz da Nisan ortasında yaza dönen havaya, biraz ödümü patlatan küresel ısınmaya bağlıyorum.
Bilmem aranızda fark eden var mı?
Bu sene tüm bitkiler normal zamanlamalarından neredeyse 1 ay önce açtılar.
Nisan'ın ilk iki haftası aklımızı alan pembe manolyalar Mart başında belirdiler.
Erguvanların Mayıs'a yetişmesi gerekirken, Nisan başında ortalığı velveleye verdiler.
Camın önündeki Batı Çınarları neredeyse tam yaprak boyutuna geldi şimdiden.
Demek ki yaz, biz canlı alemi için zor geçecek.
Küresel raporlara bakılırsa zaten bundan sonraki her yaz, tarihin en sıcak yazı olacak.

Bu iki şey demek bencileyin.
1) Tüketmeyin. Yani maddesel şeyleri, yani haddinden fazla, haddinden aşırı. Çünkü yaşlı dünyamızın belli ki, bizim daha fazla tüketmemizi karşılayacak gücü kalmadı.
2) Bitki yetişitirin. Dünyanın insan hırsından ve açgözlülüğünden ziyade, bitkiye ihtiyacı var sanırım. Gerçi balkonda bakacağınız bitki hangi derde derman olur ve ben gerzek miyim? Onu da tam çözemiyorum.

**

Geçen Perşembe, BKM Eski Açık'ta çıktım. Eski Açık, aslen Açık Mikrofon'da acemiliklerini tamamlayan komedyenlerin rüştlerini ispat etme mekanı. Ben çok strese girdiğimden, ilk kez bir kadının sahne aldığı Eski Açık'a fazla bir şey katamadım. Gerçi sonra bizim oğlanların çoğu gelip "Sen kendini gömmeye çok meraklısın, yoksa gayet iyiydin" çektiler bana. Çünkü aşırı komik olmalarının yanı sıra, epey de efendi çocuklardır.

Yalnız içlerinden biri, isim vermiyeceğim ama anlayan anladı, en feodal hissiyatta olanı, kuliste yine bir "Ben kadınlara gülmüyorum abi. Kadınlar komik olamaz." muhabbeti tutturdu.

İş arkadaşlarınızın sırf cinsiyetlerinden dolayı belli şeyleri yapamayacağını idda etmek, bunu bir değil, iki değil, oldukça uzun bir süre ısrarla tekrar etmek, sadece sizin -üzülerek söylüyorum- cehaletinizin ve özsevgi eksikliğinizin altını çiziyor.

Başkalarını aşağılamak için gösterdiğiniz her çaba, günün sonunda sizi aşağı çeken bir ağırlığa, barışılamayan kötücül duygulara meze oluyor.
Hatırlatmak istedim.

**

Ben de insanları acımasızca eleştiren biriyim. Biriydim. (Gerçi hala öyleyim ama bununla öyle lokeç gibi oturmamaya çalışıyorum.)
Üstelik bizzat şahsım da bu acımasızlıktan nasibini çok aldı.
Başkaları da.
Hayvanlarına iyi bakamayanları, tembelleri, koca parası yiyenleri, kadınları cinsiyet üzerinden aşağılayanları, faşistleri, mutsuzları, bağımlı kişiliği olanları, sosyal tırmanıcıları ve sosyal şovcuları kıyasıya eleştirdim.
Sonra bu büyük konuştuklarımın bir kısmını ince ince, (bazen de yekpare ve kalıncasına) yutmam icap etti.
(Burada bahsettiğim yapıcı, yön göstermeye çalışan eleştiriler değil. Sadece reddetme ve vurup kırma mantığı ile yapılanlar.)

Geri yuttuklarımın tadı hiç iyi değildi.

Sözlerimi bitirirken, dünya ve insanlığın daha çok desteğe, daha çok övgüye ve daha az düşmalıkla, kötücül eleştiriye ihtiyacı olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.

Baktığınız yer ne kadar güzelse, siz de o kadar güzel bir yerdesiniz.
Ruhunuzda sevgiyi ve şevkati ne kadar çoğaltır, düşüncelerinizi bu süzgeçten ne kadar çok yansıtırsanız, o kadar umut aşılayabilirsiniz.

**

İlk şarkısında Babylon Gül'cüğümle sarılıp ağladığımız BEA konseri çok güzeldi bir de, biz ce, ce ce ce...
Bırakın bugün güneş yerinde, her şey yolunda dursun.

lav,

d.


"Hizmetlerinizden memnun değilim." - Rüya Özturhan 2000-2016

Ev bakıyorum.
Kuracağım aile için bir yuva.
Hali hazırda kurulmuş ailelerin onay verebileceği, türlü arsız gençlik heveslerinden, yuvarlanıp gitmelerden, dağıtıp toparlayamamalardan arındırılmış, pür-i pak bir toprak parçası.
Üstelik bu aramayı Caferağa sınırlarında yapıyorum ki, kira bedelleri bize imkansızlık olarak dönsün, tasarruf olarak dönemesin.
40 yaşında bir dikili ağacımız bulunmasın.
Ay neden olmasın?

**

Ev bakmanın yanı sıra menapoza giriyorum. Bunu da böylesine yazdım, artık bu blogu kimsecikler okumuyor deyu.
Canım istediğinde buraya gelip "deyu, himinik" ve "şöfer" yazabilme hakkına sahip olduğumdan da yazıyorum biraz. Evet erken giriyorum menapoza. O da bana giriyor, girişiyoruz. Gerçi epeydir ben bu halde olduğumdan, sorun değil. Deliren delirdi, çıldıran çıldırdı. Kalan sağlar halayda.
İşin tıbbi kısmı bir yana, bana sorarsanız çok teyze şakası yaptığımdan geldi bunlar hep başıma.
O son "teyze evi kokusu" şakasını yapmayacaktım.

**

Apansız bastıran buhranlı menapozumdan yazık en çok kedim çekti. Benim dünya yünlüsü güzel kızım.
Şu an sayıyorum, tam olarak 19 gündür aramızda değil kendisi. Ve ben bundan bahsederken çok ağlıyorum.
Az ağlamak için size az, çok az ucundan bahsedebileceğim hatta. O kadar ucundan olacak ki, "Deniz" diyeceksiniz, anlatmaya da bilirdin. (Böyle bir yazım/dil bilgisi bulunmamaktadır. Lütfen kendi metinlerinizde denemeyin.)
Ne diyordum?
Hah, ben ağlıyorum.
Geçen bi gün üşenmedim hatta, tam 7 saat ağladım. Nasıl bu kadar verimli ağladım kendim bile şaştım.
"Vay anasını" dedim. "Performans sanatçısı olsam kendimi Moma'ya yerleştirirdim" dedim.
Demedim tabi. Manyak mıyım ben ayol?
Velhasıl, 16 yıl, bir kedi, ismi Rüya.
Çok ama çok güzel kediydi, beni ağlatmayın.

**

Kedime ağladığımı Ekşi Sözlük'e yazmıştım.
Bi vesile, bi başlık.
Manyağın biri iş oldu, "İnsanla kediyi bir tutuyorsun. Senin acını sikeyim!" diye mesaj attı. Ben de durur muyum? Hemen yapıştırım cevabı. Dedim "Ühühühüh?!?!"
Çünkü niye? Malım. Çünkü niye? İnsani değerler.
Elin herifi herhangi bir insani değer oluşturamamış diye, benim şimdiye kadar inşaa ettiklerimin ortasına sıçmam gerekmiyor.
Sik hacı, sik! Acımı, beynimi, gelmişimi, geçmişimi, back to the future, gone like the wind.
Ben sana benzemeyeceğim.
Velhasıl, küfretmedim bile pezevenge.

**

Her şey de kötü olmadı. Yani olan oldu ama bildiğiniz gibi olanla olunmaması gerektiğinden, çok da şeyedilmedi. Ah ah ah.
Bugün, yahut geçen hafta, pek çok kimseyi birden hayatından çıkartmış (sktiretmiş) eski bir arkadaş adına, Facebook grubu kurmayı önerdim. "Kazıkladığı kankişlerinden Aybars'ı dövme etkinliği". Aybars bu herkesleri siktir eden kişi. Halbuki iyi olay bu değildi. Ve asla, Aybars'ı gerçekten dövecek de değiliz. Lakin Aybars da onca kırılmış kalbin hesabını bir noktada vermeli. En azından o örselenmiş duyguların sahipleri ne hissediyor bilmeli.
Yoksa Aybars'ın da ruhu kuruyacak.
Tıpkı tanımadığı insanların derdini siken, o adam gibi.
Ah Aybars, ah.
Bi dövsek rahatlarsın lan belki.

**

İyi şeyler demiştim, vaatlerimin arkasındayım. Hatunlar Standup ekibi Mart ayında ilk turnesini yaptı.
Ankara'da Tunus Caddesi'indeki If Performance Hall'ı yıktık, Ayvalık'ta Muhabbet Sokağı No:90'ı inlettik.
He yaa.
Mütevazi olayım diyorum, sonra diyorum ki koy g.tüne. Beni bilen biliyor. Hayatımı şu güne kadar şahsi nefretle, acımasızlıkla geçirdim de ne oldu? Kansere giderken kornerden dönüp, tam bir teyze gibi menapoza yollandım. Belki de lüzumundan çok fazla Bim poşetine temas ettim. Ondan da olabilir bu mena-poz. Poz. Pozantı cezaevi. (Bilinç altımızda işkenceli ortamlar var, kelimeyi salınca nerelere gidiyor. Sen sabır ver ya Rabbi)

**
Hatunlar Standup'ına dönüyorum; 5 ila 8 kadın arası değişen grubumuz, "evde kalmışlık, istenmeyen tüyler, regl, yavşayan adamlar, lazlık ve Gri'nin 50 Tonu" gibi konular üzerine komiklik yapmaktadır.
Kızlarımızın tamamı güzeldir ve a.ş. hepsi ben gibi kart değildir.
İsmi "Çok da Fifi" olan gösterimiz, yaklaşık 90-100 dakika sürmekte, biletlerimiz sanırım 25 TL gibi bir fiyattan alıcı bulmaktadır.
Bilet ücreti, ızgara tavuklu sezar salata+coke zero birim fiyatı esas alınarak hesaplanmıştır.
Yine yalan söylüyorum, biletin ne kadar olduğundan haberim yok.
Ayrıca geçtiğimiz hafta grubumuzun meda-ı iftiharı Doğu Demirkol bacımız, kıvrak zekası ve apaçi saç modelinin hakkını vermek suretiyle, nihayet şöhret oldular.
İsmine tıklayan bu çok sevdiğimiz komedyenin videosuna gidebilir.
Doğu'nun bacı olmadığının farkına vardıktan sonrası kolay.

**

Son sevindirici habere geçiyorum.
Ben burayı gelip gidip günlük gibi kullanıcam kızlar. Sakın kimseye söylemeyin. Ses etmeyin, çıt çıkarmayın. Bunca yıldır hakkımızda mahkeme olmadan falan etmeden cümlesine saydırıyoruz. Gelin bu sağlıklı uğraşımıza, kaldığımız yerden devam edelim.

Son uyarıma geçiyorum.
Oranıza buranıza  dikkat edin, doktor kontrolünüze gidin. İhmal etmeyin kızlar, ki ne kızlar.
Çünkü sağlık olmayınca başka hiç bi skim olmuyo.
Ve kedilerinizin kulaklarından öpün. Bi gün ölecekleri için değil, benim için.
Kedi kulağına hasretim.

Lav,
d.






"Romalı bir erkeğin en güzel çeyizi, erik gibi... Euu... Anladınız siz." (Bir Roma atasözü)
Gözümü açtığımda antik Roma Forum’una yani pazar yerine bakan, ekseriyetle kırmızı kadife döşemeli bir odadaydım. Size güncel Roma’da değil de antik olanında uyandığım için duyduğum coşkuyu kelimelerle nasıl ifade etsem bilmiyorum. Zira günümüz Roma’sında 3,5 YTL olan Avro yüzünden günüm sefalet içinde geçecek, iki top dondurma, bir dilim pizzaya hasret yaşayacaktım. Halbuki Antik Roma, Anadolu’ya şah damarından daha yakındı; hatta bizzat aynı ülkeydi. Bense antik dünyada doğuştan Romalı’ydım. Bunun bilinciyle üstüme bir masa örtüsü dolayıp derhal kendimi sokağın karmaşasına bırakmaya karar verdim.

Forum her zamanki gibi görkemli ve çok kalabalıktı. Tavuktan kilime, heykelden kılıç kalkana insanın her ihtiyacını karşılayabileceği dükkanlar, dönemin AVM’si gibi bir arada toplanmışlardı. Baktım soylu bir takım Roma vatandaşları Forum’un kalabalığından ve pisliğinden şikayet ediyor, soluğu derhal onların yanında aldım. “Her yer Arap dolmuş, gerçek Roma bu değil!” şekli çemkirdiğimde, sevgili Romalılar beni hararetle onayladılar. Hakikatten de, köle ve papağan ticaretinde uzman Araplar, giyim kuşamları ve biz mermer gibi beyaz insanların arasında, esmer tenleriyle dikkat çekiyorlardı. Yine de Romalı ahbaplarımla kölelerin dişlerini incelemekten ve onlara nargilenin reklamını yapmaktan geri durmadım. Konu kavrulmuş kahveye geldiğinde ise isyan etmeme ramak kalmıştı. “Ne Arabı? Türk kahvesi bu Türk, Türk!!” ısrar ettim Antiakos’a. Bana bön bön bakan Anti iste, anten anten cevap kastı. “Türkler mi? Hani şu, Çinli’lerin arpa buğdaylarını çalmasınlar diye sınırlarına duvar inşaa ettiği halk değil mi onlar?” sordu utanmadan.

Anten Antiakos’tan epey sıkılmıştım doğrusu. Koca adam olmuş ama hala etek ve pencereli sandaletle dolaşmayı bırakamamış bir insandı neticede. Ona bir de Arapların oynadığı tavlayı açıklamayı içim kaldırmayacaktı. O esnada Forum’un kapısına geldiğimi, ana caddeye çıkmakta olduğumu fark ettim. Yaklaşık 200 metre sağımda Kollezyum, bayrak ve flamalarla donatılmıştı. Dahası tıpkı Şükrü Saraçoğlu’ndan yükselen bir haykırış tufanı insanı o yöne gitmeye teşvik ediyordu. Kollezyum’a doğru yürürken, bu kez halktan bir kişiye “Hayırdır kardeş, maç mı var bugün?” diye sordum. Meğer çok büyük bir generalin ölümü şerefine gladyatörler dövüşüyormuş. Roma adetlerine göre, ölen ne kadar önemliyse, o kadar fazla insan dövüştüğünden, en az beş bin gladyatör er meydanında çarpışacakmış. Basit bir hesapla, arenaya çıkan savaşçıların en az iki bin beş yüzünün zayi olacağını öngördüm ve kendi kendime “Bi de ölenle ölünmez derler” şekli hayıflandım. Halbuki gördüğümüz üzere, ölenle her devirde ölünüyordu. Biri ölünce onun onuruna daha da çok ölünüyordu. Dünyanın en büyük medeniyetlerinden birinin bu özel adetini, 2015 yılında hala uyguladığımız ülkemize veslieyle bir kez daha saygı duyarak, Kollezyum’a doğru seyirttim.

Kollezyum’da cenk eden takımlardan biri saraya yakınlığıyla bilinen Maviler’di ve işin içinde saray olduğundan haliyle şike ile anılıyordu mavili takım. Halk ve esnafın taraf olduğu Yeşiller takımı ise bu haksızlıklar karşısında illallah demiş ve isyana meyletmişti. Taş ve sopalarla başlayan isyan ise, Yeşiller takım kaptanı, maskotu ve tüm galdyatörlerin kılıçtan geçirilmesiyle son bulmuştu ki, buna açıkçası pek şaşırmadım. Kimse imparatorun gücünü sınamaya kalkmamalıydı. Senato bile… Bu fikirlerimi kapı güvenliğinden iki lejyonlerle paylaşarak dövüşlere bedava giriş hakkını kazandığımı ise, söylememe gerek yoktur umarım.

Resmen ana baba günü olan Kollezyum’da nispeten daha soylu insanlara ayrılmış, sağ kapalıya yerleştim ve çömlek içinde dağıtılan kırmızı şarabı dikleyerek insanların birbirini kesmesini heyecanla izlemeye başladım. Yaklaşık her 30 saniyede bir kişinin kellesi mıcır kaplanmış zemine düşüyor, buna bineaen kalabalıktan coşkulu haykırışlar yükseliyordu. Güneş altında şarabı çok kaçırdığımdan ve o dönemde Meksika dalgası kavramını bilen tek kişi olduğumdan, derhal tribün amigoluğuna soyundum. Ama ne kadar izah edersem edeyim, adamlara “Önce sen kalk, sen oturunca o kalksın, sonra bunu hep beraber böyle ard arda bütün tribün yapalım”ın mantığını anlatamadım.

Zaten soylu da olsa, dünya medeniyeti de olsa, Antik Roma’da da kadınların tribün amigoluğu yapmaları hoş karşılanmıyormuş. Bu kez başka iki lejyoner tarafından araya alınmak suretiyle dev stadın dışına doğru iteklenirken “Roma bitmiş abi, bitmiş!” diye söylendim. “Sen buraları asıl Arkaik dönemde, Remus, Romulus’un zamanında görecektin!”


biterken,
bu yazı bi süre önce penguen dergi'de yayınlanmıştır. "üreten bizsek, tüketen niye biz olmayalım?" diyerek, buraya da kopyalanmıştır. yeni şeyler de yazıcam tabi, bu furya böyle devam edemez. 
bi cuma akşamı, kıçım koltuğa yapışık. rüya buyurgan, ufo ayağımda açık. 
.
ay em lav,
d.
Sevgili beyler, nasılsınız? Sizlere yıllardır özel bir yazı yazmadım diye aranızda şeyolan var mı? Olsun. Bu günkü konumuz, hep okumak istediğiniz o uluslararası ilişkiler. Yani yabancı hanımlarla iletişim...

Aslına bakarsanız, yıllardır önüne geçilemeyen bir geyik olan; “yurt dışında kızlar teklif ediyormuş”u, ülkemiz sınırları içinde deneyimlemeniz gayet mümkün. Neticede yaz kış turizmi olan, üç tarafı yabancılara iş olanaklarıyla çevrili enterasan bir ülkeyiz. Bu satırları yazan bendeniz ise, hem turist rehberi bir babanın kızı, hem de 10 senedir yabancı bir hanımla evli abinin kardeşiyim. Özetle,tercihiniz uluslararası ilişkilerse, aradığınız cevapların bir bölümü bende olabilir. Olabilir ne demek? Oldu bile. Lütfen yazının devamına doğru sağlı sollu ilerleyiniz..

  • Doğru yerlerde, doğru insanlarla, doğru işler peşinde koşun: Bu söz annemin bana hayat hakkında verdiği, en önemli tavsiyelerinden biridir. Gerçi ben bir türlü bu üçlü kombinasyonu kurmayı başamadım ama sizin muaffak olacağınızdan şüphem yok. Şöyle ki; yabancı hanımlarla tanışmak için gitmeniz gereken yerleri, size Tripadvisor gibi uluslararası seyahat tüyosu veren siteler, şak diye söyleyecektir. Yapmanız gereken, bulunduğunuz semtte önerilen mekanlara bakmak ve önerilen mekana değil ama onun sokağında açılmış, aynı kalitede ve fiyatları henüz önerilen mekan kadar uçmamış olan yere oturmak. Çünkü yurdumuz dışından insanlar, sırf adı var diye bir mekana çılgınlarca para bayılmaktan pek hoşlanmıyor ve her nasılsa, kaliteli ve makul yerleri bizden önce keşfediyorlar. Sonra tabi yediğinize içtiğinize dikkat etmeniz de çok önemli. Glutensiz ve vegan yemenizi öneriyorum. Çünkü şu ara çok moda. Bira yerine şarap tercih etmeniz, yanınızda gazete/kitap bulundurup en azından okuyormuş gibi yapmanız ise artı puandır. “Peki ya muhabbeti nasıl başlatacağız?” derseniz, bence hanfendinin siparişini çok beğendiğinizi/merak ettiğinizi, aynısından söylemek istediğinizi belirtin. Gerisi yabancı dillerdeki hakimiyetinize kalmış.

  • Turisti keyifli ağırlamak için edinmeniz gereken yetenekler: Şimdi aile sırlarını deşifre etmek gibi olmasın ama turist bireyleri mutlu etmenin sırrı, onlara hem evinde hissettirmek, hem de otantik deneyimler sunabilmektir. İşte bu sebeple yabancı bir hanımla buluşacaksanız, mümkünse gündüz, şehrinizin tarihi mekanlarını, hatta müze ve ören yerlerini kapsayan bir buluşma tasarlayın. Buluşmaya gitmeden önce bu mekanlar hakkında internetten biraz bilgi edinmeniz ise, açıkçası çok hoş olur.  Yahut hanımefendiye sizin katılamayacağınız, lakin çıkışta buluşacağınız bir hamam sefası ısmarlayabilirsiniz. “Yabancılar bu hamamın nesini seviyor bu kadar?” diye sormayın. Ben de anlam veremiyorum ama seviyorlar. Tabi işiniz sadece tarih ve kültür ile sınırlı değil. Evde20-25 kişilik niş bir Erasmus partisi verebilmeli, yahut ince pazarlıklarla bir tekne kapatıp ada turu yapmayı başarabilmelisiniz. Endişelenmeyin, yabancı hanımlar teknenin ücretini paylaşmaktan hiç de gocunmayacaklar.

  • Uluslararası ilişkide sosyal medyanın önemi: İnsanlar en çok, tanıdıklarını düşündükleri kişilerin yanında rahat hissederler. Sosyal medya ise, insanlığa kendinizi tanıtmak için en temel fırsatlardan biri. İşte bu yüzden sadece arabanızın ve/veya motorsikletinizin ve Gym fotolarınızın olduğu Instagram hesabınıza derhal çekidüzen vermeli, hatta olmadı kökünden silmelisiniz. Bu ilk olumlu çabanın ardından, yaşam stilinizi ve en asil kültürün insanı olduğunuzu kanıtlayan, infosunda samimi bir cümle yazan bir hesap oluşturmaya başlayın. Fotoğraflarınızı İstanbul’un özel yerlerinden çekip, bol bol # ile tagleyin. Son adımda ise, İstanbul ve Türkiye ile ilişiği olan kişileri aratıp bulmalı (ilgili hastag veya yer taglerinden) onları beğenmeli ve “Be my guest @ my beautiful country - Turkey” mesajları ile sevgiye çağırmalısınız. Özetle uluslarası ilişkilerde sosyal medyanın gücüne inanmak, en temel motivasyonlarınızdan olmalı.

  • Maçoluklara veda: Tebrikler, uluslararası sıcak temaslar yaparak hayatınıza renk kattınız. Peki bu rengi pembeden kırmızıya, hatta mor ve fuşyaya (çok dolaylı olarak cinsellikten bahsediyorum) nasıl döndüreceğiz? Elbette Türk erkeği yazısız kodunda yer alan ve ancak Türk kadınına sökecek kimi davranışlarınızdan sıyrılarak. Kıskançlık, “Sen bunu neden giydin? Olmamış”cılık ve hoşlandığınız insanın egosuyla oynayarak onu kendine aşık etme methodu (daha önce işlemiştik) gözlemlediğimiz kadarıyla yabancı kadınlarda %90 oranında başarısızlıkla sonuçlanıyor. Özellikle Batı medeniyetinin yetiştirdiği kadınlar, ilk birkaç kıskançlığınızı/egoistliğinizi çocukluğunuza yorsalar da, üçüncüden sonra derhal “Ayol  bu manyak, kaç kaç!” moduna geçiyorlar. Özetle maçolularınızı gerekirse anti depresan yardımıyla modere etmeye çalışın.  Zor biliyorum ama işte uluslararası ilişkilerde mecburi bir takım ödünler veriliyor, malum. “Bu ilişkide bize hiç mi mutluluk yok?” diye soracaksınız, aşk olsun, elbette var. Öncelikle batılı hanım arkadaşınız mutlaka her gün, bir spor icra ediyor olacak. Onunla beraber çalışarak formda kalma artısını doyasıya yaşayın. Son olarak elbette, daha özgür, daha nitelikli cinsellik. (Ben de yaşayanların yalancısıyım.)

  • Uzun mesafeli ilişkilerde iletişim sorunsalı: İlişkiyi sadece tatil amaçlı ve tatil süresince kurmuş olsanız bile bazen gönül ferman ve uzun mesafe dinlemiyor. Ya da tanıştığınız bu yabancı hanımla evlenip yurt dışına kaçma planınız vardır, onu da anlarım. Peki bu ilişki nasıl sürecek? Elbette kolay olmayacak, günlük rutininize bir de Skype görüşmesi ve ufak sevimli mailler katmanız gerekecek. Her gün olmasa bile (malum, kızın orada bir hayatı var ve o hayat kaliteli bir hayat; sizinle her Allah’ın günü konuşmaya vakti olmayabilir) haftada iki kez, videolu görüşme yapmayı ihmal etmeyin. Telefon çok zorda kalmadıkça ve çok net haberler verilmeyecekse, kullanılmasa da olur. Hem karşınızdaki insana sesinizle duygu aktarmanız çok zor, hem de para yazıyor. Mail yazarken eminim çok sıkılacak, her gün aynı şeylerden bahsetmeyi anlamsız bulacaksınız. Kolayı var: hanfendiye baktığınız internet içeriğinden, onun hoşuna gidebilecek, komik, ilginç, sevimli görsellerin, haberlerin, giflerin adreslerini atın. Hem arkadaşlığınız pekişir, hem de muhabbete zemin olur.

  • Uluslararası evlilik  - “Yes” dedik, gerisi Allah kerim: Ben aşkın olduğu yerde, tüm engellerin görmezden gelinebileceğine inanan bir insanım. Ama bir de şuna inanıyorum: aşkın bittiği yer. Böyle bir yer var ve genelde ilişkinin 2,5’uncu yılına filan tekabül edebiliyor. (6. ayı da olabilir, optimist olmaya çalışıyorum) İşte o yerden sonra ilişkiyi götüren genelde muhabbet, arkadaşlık, karşılıklı destek ve hayattan ortak beklentiler oluyor. Kendi ülkenizden olmayan bir hanımla evlendiğinizde, aileler ne kadar açık fikirli ya da sevecen olurlarsa olsunlar, birbirlerine ısınmaları, gerçek bir aile formu almaları daha uzun sürecek. Sizi görümcenizin dedikodularını dinleyip, fikir sahibi olmaktan kurtaran bu form tutmama hali, en başlarda mükemmel görünebilir. Fakat zamanla çift olarak yalnızlaşmanıza, doğacak çocukları kimin bakacağını bilememenize ve tatillerde beraber gideceğiniz memleketi kavgalar eşliğinde seçmenize neden olacaktır. Dil sorunu uzun, içten, gündelik muhabbetler etmenizi zorlaştırıp, aranızdaki kültür farkı sizi tahammül edemediğiniz yemek veya müziklerle sınayabilir. Tabi bunların hiç biri, çözülemeyecek sorunlar değil. Mesala yabancı eşiniz, her gün en az bir kadının cinsel saldırıya uğradığı ve/veya öldürüldüğü cennet ülkemizde yaşamak istemezse, bunu bence anlayışla karşılamalısınız. Yani çare, karşılıklı anlayış; kime sorsanız gösterir.

Son olarak “yaşasın halkların aşkı” diyor, saadetler diliyorum. Çünkü daha ne yapabilirim gerçekten? Yuva bile kurdum size…

biterken,
"GQ türkiye'de eylül ayında yayınlanmış bu yazıyı, neden ısıtıp önümüze şimdi koydun?" demeyin. hiç birinizin gq okumadığını biliyorum. bu günlerde sahneye çıkmak dışında bi de romanı bitiriyorum. "who cares?" diyeceksin, de tabi, hakkın bi'tanesi.

görselini kullandığım, flight of the conchords'ın şu güzel şarkısıyla vedalaşalım.