Son Şeyler

burdayız...
Bi barda, tek tabanca, yabancı ve pahalı içki şişelerinin dizili olduğu raflarla bakışıyorum. Raflarla değil, şişelerle bakışıyorum aslında. Pahalı içkiler bakışlarımı üzerlerinde hissediyorlar mı, pek emin değilim gerçi. Yine de yaptığımın bakışmak olduğunu iddia etmek istedim.

Çok değil, iki Jameson shot içip kalkıcam. Çünkü müzik o kadar iyi değil, ayrıca bu gece içmesem de olurdu, ayrıca işim var, ayrıca...

Şişelerle bakışırken, kendimi eğlendirmek için, "Bunların hangilerinden içtim?" diye düşünmeye başlıyorum. Neredeyse hepsinden... Arada tanışmadıklarım da oluyor tabi. Her şeyi de ben deneyemem neticede. Ama denediklerim, tanış olduklarım, durdukları yerden bi hikayeler fısıldıyorlar sanki. Benlen bakışabildiklerine inanan, fısıldadıklarına da inanır, şüphesiz.

Tombul Safari şişesi. Yıllardan 97, liseden yeni mezunuz. Bizim kız tayfasıyla Pınar'ın yazlığı Sarımsaklı'dayız. Annem, tüm kızların anneleri arayıp örgütlediği için, disko iznimiz gece yarısına kadar. Sonrası bal kabağı, eve dönüş ve terasta gündüzden kalan yemekleri siniler halinde gömme keyfi. Zira Pınar'ların yazlığında 2 buzdolabı var. Biri yemekler, diğeri tatlılar ve meyvalar için. Tam bir sefahat alemi... Ve biz bu alemin taze kumruları, ağzı kokutmuyor diye Safari portakal içiyoruz diskoda. Muhtemelen Cherry Cherry Lady çalıyor fonda.

Rafta üstü Rusça yazan bi vokta var. Üfff diyorum, hatırlasam da anlatamam o geceyi. İçinde bir Kanuni motorsiklet, bir cüce ve uzun bir yol vardı. Düşük bütçeli Yüzüklerin Efendisi'ydi mübarek. Şişe Kazakistan'dan gelmişti. Fonda ise kesin Bob Dylan çalıyordu ama ben dinledim desen yalan. Ben de benden iyi bilenlere, isyandaydım zira bi zaman.

En tepede Patron tekillalar var. Ah iğrenç tekillalar. 19 yaşındayız, 24 ayardayız, gündüzleri hala girilebilir Aya Yorgi beachinde yüzüp, - Evet, inanamazsınız ben bu punk halimle ben beahclub'larda büyüdüm. Çoğunu üstüme yaptılar hatta- akşam üstü Çeşme'nin meşhur kumrucusu Şevki'ye düşüyoruz iki araba. Bizi çok seven Şevki, o zamanlar böyle rahat bulunmayan bi şişe tekilla yolluyor bizim site gençliğine. Kız ekibi evlerden çıkarken sweatshirtlerin belinde tuzluk, limon, bıçak, bardak... Fonda en leyminden Sezen Aksu; Bir Kırık Gençlik Hikayesi... Gecenin sonunda  plajın duşuna sokmak zorunda kaldılar beni. Akabinde odama çıkan merdivenlerde sürünüp, yatağa kustum. Velhasıl Meksika'ya gitmediğim sürece, bi daha tekilla içeceğimi hiç zannetmiyorum.

Şeridıns, hiç sevmem. Amarillo, hem delirtir, hem kusturur. Absinth'ler ise evde çaresiz kalınan vakitlerin, harmanlığın dostu. Çünkü yani ya muşamba, yahut Marilyn Manson olmak lazım tüketmek için onu. Ki biz ara ara olmuşuz demek. Canım, ay em yor pörsınıl cisıs.

Smirnoff'u bi kez bile para verip almadım. Bi takım partilerde beleşe içirdiyse içirdi kendini. Kusuruma bakmasın gerçekten. Adını vermeyeceğim havuzda bi parti, partinin sahibinden ötürü katılımcıların yarısı model. Siz bir grup modeli hiç havuz başında, üstelik üstünüzde bikiniyle gözlemlediniz mi, bilmiyorum. Sümükümsü bi hissi var. Ve sümük şahsınız oluyor. Tuhaf, her neyse... Müstakbel eşimin izniyle, Brezilyalı model bir süt oğlana yazıyorum. "Du yu samba?" filan dedim herhalde çocuğa, Allah canını almasın Smirnoff. Ve haliyle zerrece siklenmeyip, bıyık altından gülüşler eşliğinde, ekibimin yanına dönüyorum. Fonda kesin Violent Femmes çalıyordu. (Ehehehe tabi ki yalan) Add It Up. (Çalsa münasip olurdu en azından)

Cinler bana dokunuye. Ne zaman cin içtiysem yapmamam gereken bir halta imza attım. Sonra artık bi noktada, akıllandım sayarak cin içmeyi bıraktım. Bıraktım dediğim de dün. Ahahahaha. Şaka. Bi keresinde, bi arabanın ön koltuğundaydım. Aracı kullanan yasak elma, prens kabilinden bi gencimizdi. Kendisini öptükten sonra yarı belime kadar camdan çıkıp, bildiğin dosta düşmana karşı uluduydum. Gerçi bunu bana hatırlatırsanız sizinle bozuşurum. O yaz fonda hep Athena - Pis çaldı. Tüm albüm. Öyle de bi yazdı, canı sağ olsun.

Rom tayfasının Allah canını almasın. Sarılyılan dj, ortam Kiki. Kiki dediğinse gece bi saattten sonra interneyşınıl bi metrobüs... Nefes almak isterken etrafındaki en az üç kişiyle cinsi temaslar yaşıyorsun. Ya da dj'in yanında kabinde mahsur kalıyor, dj'ye yağan peçeteleri, lafları, kendisi zerre s.klemediği için güler yüzle karşılıyorsun. Fakat o esnada sabahın 4'ü olmuş ve barmen size aralıksız olarak karaciğerinize toynak gibi saplanan bir takım Mohitolar fişeklemiş. Mohito denizinde Castro'ya selam çakmış, on saniyeliğine saygıdan Kominist olmuşuz. Dj funk, Türkçe rap, Ajda, Just Dance ve son olarak Master of Puppets diyor. Ah, Allahım neden? İşte bunun ertesi sabahında, düzeltiyorum akşamüstünde, kör uyanmıştık. Ve körlük muazzamdı.

Konyakları tek içmeyi severim. Eskiden böylesi değildim.(Bu blogun büyük bi kısmı sıkı konyaklar eşliğinde, bi elektrik sobası başında yazıldı.) Eskiden, -çok eskiden- Tekel cep konyağı vardı ve onu adi deri postallarımızın içinde taşırdık. Ceplerimiz Antep fıstığı dolu olurdu. Nursel'le postalları attığımız gün, bi daha asla moda olmayacaklarını ummuştuk. Fakat oldular -tipini sktiklerim-. Ben konyağı en çok karlı, elektriklerin kesik olduğu ve evde bir tek pilli radyonun çalıştığı, radyoda da The Black Heart Procession'dan Diamonds in Your Eyes çaldığı bi günde sevdim. Bi de Ermenistan'da iyi konyak vardı. Ama dilerseniz onu başka bi zaman anlatayım.

Gelelim Martini'ye... Bu, bu gece anlatabileceğim son hikaye. Archers ve Martini gibi içkilerin hastası elbette, evdeki şirinliklerin ustası Nursel ablamızdı. Kahkülünü düşürür ve tatlı bir içkiyle, yanakları kızartırdı. Komaya girmeden tam bir hafta önce, gece 2'de, telefon açtı bana. Belki de bana açmadı o telefonu çünkü sesi binlerce kadehin dibinde... "Ay lav yu!" diye bağırdı bi kaç kez, ben de cevap verdim ama sanki pek duymadı. İşte onun ertesi günü bi şişe Martini, bi paket cins sigara ve güzel de bi çikolata alıp, çalıştığı plakçıya gittim. Martini'yi bitirip, gözümüze farlar sürüp, Kimyon'da kebap yedik. Gece rakıyla devam etti. Rakının verdiği yetkiye dayanarak o gece, bana yıllardır söylemediği bi takım şeyler söyledi. Sonra, o kadar sarhoş olduk ki, birbirimizi kaybettik Dunia'da. Hiç vedalaşmadık böylece, çok değil bir hafta sonra artık aramızda olmayacak biricik arkadaşımla.

Velhasıl size sağlam bi içki, yanına iyi bi arkadaş, fona güzel bi müzik, dilinize de koyu bi muhabbet dilerim.

Bazen, çoğu zaman, hayatta bundan fazlası yok.

lav.

d.

biterken,
biraz moral bozmuş olabilirdim niyetim hiç bu değilken.
bi de yazar olduğumu hatırlıyorum galiba yeniden.
fonda adamlar çalıyodu, kapadım.
viskilerdense bahsetmedim, etmiycem.

Yüzün Yarısı Saçla Kaplı Selfie
Selfie: (TDK kifayetsiz çabaları) Kendiçekim, çekimim, çekimleme, şahsi çekimleme, çekimleyiş, bireysel çekimleyiş. (Attım elbette hepsini, TDK'ya meraklısı baksın.)

Bizim zamanımızda şahsını sürekli fotoğraflamak diye bişey yoktu. Çünkü biz dediğim, son analog doğan nesiliz. Fotoğraf makinelerinin içinden çıkan filmleri tab etmeye götüren ve hatta tab edilmiş fotoğrafların üzerine parmak izi çıkartmaktan imtina eden, fotoğrafa maddesel bir değer veren son nesil.

Dijital makinelerin doğuşu ilk başlarda, 180 adet torun yahut bayram sofrası fotoğrafını arka arkaya gözünüze sokan annelerin çabası dışında çok ses getirmediydi. Zira o dönemde gençleri fotoğraf sanatına çeken ya da umarsızca iten, sadece bir takım sanatçı siteleri vardı. Ancak selfiesine sanatsal dokunuşlar katabilenlerin kendi suretleriyle sürekli uğraşabildiği yerlerdi oralar. Sanat ayağına dize kadar çoraplı, ağlayıp akmış makyajlı fotoğraflarınızı paylaşabiliyordunuz bu erken dönem selfie çabalarında.

Sonra Facebook geldi. Dünyanın en sıkıcı ve en önemsiz pozlarının albüm albüm internete yüklenişinin, dahası bu çabayı tek layklayanın dayınız olmasının çaresizliği, işte bu günlere dayanır.

Ama işlerin iyice zıvanadan çıkması için, Instagram belasının doğmasını beklememiz gerekti. Ne zaman ki Instagram doğdu, hepimiz aniden sanat fotoğrafçısına evrildik. Etrafta belgelenmemiş kedi, çocuk sümüğü, kahve, kitap, yağmur, medeni Avrupa şehri bırakmadık. Fakat oh beybi, fakat… Nice çabayla çektiğimiz tüm o stillayf hatta haylayf görseller, tüm o seçkinliğimizin belgeleri, Burcu’nun çok güzel çıktığı bi fotoğrafın yerini tutmuyordu işte! Burcu layka boğulurken, bizim manzaramız boynu bükük kalıyordu.

İşte o gün hepimiz acıyı, unutuluşu ve selfie’yi keşfettik.
O manzaranın, o kitaplığın, o kafenin, o şamdanın bi yerine suretimiz, kıyafetimiz, saçımızın o gün aldığı muazzam şekil girmeliydi.

2018 yılının ortalarında bir gün, gelecek nesillere hepimizi kopyalatacak kadar şahsi fotoğrafımızı bırakmış olacağız. Let it be. Let it be. (Liasez faire, laisez passe de denilebilir buraya. Mmmff frankofonluk)

Şimdi dilerseniz yoğun, ama civa kadar, yahut Metin Hara felsefesi kadar yoğun ve bilimsel çabalarla hazırladığımız, “selfie çeşitleri” dosyasını açalım. Doyasıya içselleştirdiğimiz selfie kavramını, bir de anlamlandıralım.

Şimdiden söyliyeyim, benim altta bahis açacağım tüm bu şekillerde/şukullarda selifie'lerim var. Sonra “Bağa mı didin?” şekli, aramızda manasız husumetler çıkmasın. Çünkü "Sağa dimedim." Yani. Şahsi olarak.

Selfie'ler ve Anlamları

Omuz Üstünden Selfie: Selam. İnanmazsınız, benim içime bu sabah kahvaltıda şeytan girdi. Az beklersen kafayı tam tur bile döndüreceğim. İşte asıl o vakit selifie’yi tersten göreceksin. Belki de dine döneceksin.

Çok Yakından Selfie: Burnum düzgün (muhtemelen gözlerim de renkli) lakin g.tüm kamyon kasası gibi. Tombulluğumun tamamı kadraja sığdıramıyorsam suç benim mi?

Sporda Selfie, Göbek Açık Selfie, Hatta Bikinili Selfie: Yüzümü bi kenara koyalım, vücudum daş gibidir. Bu konuda herhangi bi şüphesi olanı, yakın çekim kas selfie'm ile tokatlarım.
Dağılabilirsiniz. (Ya da spor hocam hepinizi döver. Çünkü dövebilir bence.)

Tanga Bikinili Selfie: Rus'um ben. Bazen de Brezilyalı. Ve sana gelmem.

Ünlüyle Selfie: Beybim benim ortamım belli. N’aapcaktım, senlen mi selfie çekilecektim? Ka’moon. (Bu selfie türünün en şifalısı elbette, rükuya varmış bir top modeli, belinden kavrayıp uyluğundan öptüğünüz selfie'dir. Ama zordur. İnce iştir. Bilimseldir.)

Lüks Mekanda Selfie: Eee, benim ortamım belli demiş miydim? Demiştim. Peki arkamdaki kristal avizeyi gördün mü? Hee. İşte o sana girsin. Çünkü hesap da bana girdi.

Deniz Kenarı Selfie: Birazdan bir şiir yazacağım ve sen beni terk ettiğine çok pişman olacaksın. Ayrıca şiir sokakta. Martı ve hüzün. Yağmur ve nem. Hı hı. Nemlilik; aşkın olmazsa olmazı bence.

Dekolteli Selife: Çaresizim. Şaka şaka o kadar da çaresiz değilim. Çünkü destekli sütyen diye bişey var.

Manitalı Selfie: İlişkimiz çok fotojeniktir. Ayrıca bu bay/hanım benimdir. Herkes ayağını denk alacak ulen!

Sandalyede Ters Selfie: Beni 20 yıl önce Candan Erçetin’e benzettiklerinden beri kendime gelemedim. Ayrıca tuhaf bi kalça rahatsızlığım var, Allah kimseye vermesin.

Hayvanla Selfie: Şirinim. Sıcak, sımsıcak, tatlış biriyim. Sen de bana böyle sarılmak istemez misin?

Yüzün Yarısı Saçla Kaplı Selfie: Selam, ben kısaca D. Ö. Yüzümün işe yarar kısmı hizmetinizde. Daha ne istiyorsunuz bilmiyorum. Hayır, özenle örttüğüm kısımda bi sivilce var, sanırsın üçüncü bi göz. Sanırsın Total Recall'da adamın karnından çıkan diğer adam. Uyyy. Sen de fenalaştın di mi?

Bereli ve Kapişonlu Selfie: Bu sezon mutlaka bi adet çekmeniz, altına da Ezhel’e gönderme yapmanız gereken selfie. Lütfen bu konularda duyarlılığımızı kaybetmeyelim.

Partilemeli Selfie: Gencim ben. Henüz sarhoş, ağzımın burnumun kayık çıktığı fotoğrafları önemsemiyorum. Ciddi bi ilişkim ya da işim olduğunda hepsini silicem tabi.

Çalışırken Selfie: Bugün "hayaller - hayatlar" konseptinden ekmek yemeği düşünüyorum. Çünkü bu şaka daha bitmez, bitirtmem. Niye? Çünkü hayallerimizin hiç biri olmuyor. Çünkü çok acı var ve ben bir ofisteyim. Çünkü şu sıralar depresyon aşırı moda. Pardon ya... Fotoğrafın altındaki açıklamamı buraya yazmışım. Hızımı alamadıysam demek.

Kocişle Kahvaltıda Selfie: Akşam yaşadığımız cinsellikten sonra sabahına yumurta kıracak halimiz kalmadı. Biz de kalktık buraya geldik. Serpme kazık en sevdiğimiz menü. Moda'ya da bayılıyoruz.

Burning Man Selfie: Dünyanın en kopuk festivalindeki tek ayık insan benim. Yanında fotoğrafçı taşıyan tek manyak da benim. Manyağın harman olduğu yerde bu kafaya geldiğim için kutlayacaksınız beni! Ahahayt! Dağılın lan fakirler.

Ay yoruldum.
Ben bu gözlemi yapmak için kaç selfie incelemek zorunda kaldım biliyor musunuz? HA! Kaç genç ve güzel ve fit insanın profilinde, hücrelerimden genetiğime her konuda varlığımı sorguladım...
Ömrümü yedi amk Instagramı, ömrümü!
Onun story'si bunun yan bakışı derken ciğerlerim söndü. Ama tüm bu çabalar hep sizin için, eğer hala kaldıysa sevgili KLBHE okurları.

Şayet bahis açılmasını istediğiniz başka selfie'ler, ya da sosyal medya eyyorlamaları varsa, yoruma yazın. Pucca gibi ben de bloga döndüm bu yıl. Tabi o, zengin ve ünlü ve anne. Bense "epey bi meehhh" ama olsun. Herkesin hayatı kendine.

Hadi, öperim ve severim. Bilirsiniz.

biterken,
okumayan nesil için bunun videosunu da yapıcam. onun dışında, beni tanıyan için, çok enteresan bişey yok. bazen ergenliğim geçiyo sokaktan. lan, diyorum sen hala mı serserisin? fiti fiti kaçıyo ben bunu sorunca. ardından miyavlıyorum. 
Evin içi zamanla doldu.
Zaman dokunulabilir oldu, hatta ısırdı. Zaman şakaya dönüştü, yetmedi birileri buna güldü. Zaman kendini 4. boyut, 2. Süleyman ve eski bir sevgili olarak atadı. Zaman küfür kıyamet kapıya dayandı, üstüne bi de sigara yaktı. Zaman kumara, tarihe, marihuanaya ve su kayağına alıştırdı. Gözleri kör edip, on çift göz, bir o kadar da kulak verdi. Yine de kimsenin ruhu duymadı. 

Zaman nekahete dönüştü; yara bandı ve antibiyotikli pomat... Zaman yaramıza sıvandı. Zaman elindeki anlamları sündürdü, sersemletti ve sonra dönüp güzel bir kızın adını İlyada koydu. Kız destana, destan zamana direndi. Zaman zamansa anlayamadığımız kuşaklar üretti, sari gibi en az 6 ve 7 metre. Sarındık renklere, zaman renkler, kokular, billur sular, kirli de sular, karanlık leş sular, hepsini birden içti. Zaman şişti ve kendinden memnun kaldı.

Zaman telefona baktı kendini geçirmek için. Anlarmış gibi yaptı ve yavru bir kedi gibi merak etti olan biteni. Sonra saniyesinde ilgisi dağıldı. Zaman aptallığa güldü, çok güldü ve bunu yaparken IQ’su 5 çıktı. Zamanın kokusu sindi nihayet, nihayet kalbin gerisinde bir kuytuya yerleşti, gerindi, salak bir kumru gibi, çünkü kabul edelim kumrular da biraz salaklar, evet o kumru gibi kafasını ileri geri sallayarak kur yaptı. Etrafta kur yapılacak kimse olmamasına ise, yine en çok kendi şaştı.

Zaman kaşıntıya dönüştü. Su çiçeğinde basan, iç kıyan kaşıntıya... Güldü yine, bereket güleçti. Ama çok kaşındığı için bi temiz sopa da yedi. Zaman tüm kıtalarda kendiyle oynadı sırf meşruiyetine, ikna etmek için insanlığı. Zaman kimi geceleri ve sıkıntılı öğle üstlerini terörist gibi bastı. Sabahları kurşuna dizdi, sorgusuz ve sualsiz. Mahkemesi, muhakemesi ve öğrendiği yeni kelimelerle boncuk boncuk dertlenmesi, anlına düştü ter gibi. Nem gibi. Bir çocuğun top teptikten sonra vücudundan sızan buğu gibi nefis ve sade. Zaman bize iyilikler ve fenalıklar etti; gerçek bir dost olduğu anlaşıldı böylelikle.

Zaman yaz yağmuru gibi, oh dedirterek başladı, şaşırtarak bitti. Bir kamera önünde durdu, “Bu senin için iyi mu?” diye sordu seyircisine. Şaşırmak istedi, şaşırtmak istedi ve bunun için yüzlerce, binlerce, milyonlarca aynı güne kendini kilitledi. Bu yavşaklığıyla üstelik, pek sağlam alkışı hak etti. Çünkü aynı günler, illa ki aynı günler, insanın delirmemek için damarlarında bulduğu yegane kudretti.

Zaman uyandı ama eve gidemedi. Sokak onu sevmedi, ağaçlar burun kıvırdı ve pek de hareket etmeye muhtaç olmayan, diğerleri izledi onu. Zaman hareketsizlerin yanında ezik, gençlerin yanında lüzumsuzca entel kaldı. Ve klasik caz dinlettiği, bir de beklentileri bir türlü karşılayamadığı için, büyümeyi bekleyenlerin içini sıktı.

Zaman nemden öleyazdı yağmurlu bir Ağustos gününde. Şemsiyeyi büyük oğlunun eline tutuşturup, kendi ıslandı; şefkatten değil, başka türlüsünü bilmediği için. Ve başka türlüsünü bilmediği için yaptığı diğer her şeyler, hesabına manyaklık olarak yazıldı. Halbuki en çok o zaman, öleyazdıktan ve donuna dek ıslandıktan sonra hala sevmeyi becerebildiği o yegane anda sadece, aklı başındaydı. Bereket bunun hiç farkına varılmadı.

Zaman kendini sevdi sonunda; bahtına nakşettiği tükürükte buldu huzuru. Tuz ruhu, Arap sabunu, amonyak, zefiranlı su… Zaman ne ettiyse temizleyemedi, kötü bir müzisyenin kalbini kıran kirli ruhunu. 

Nihayet ambulans yetiştiğinde, kendiyle yorarak kaç nesli perişan ettiğini hatırladı zaman, ah kör olmayasıca zaman. Gerçi unutmuş da değildi. Yorgundu sadece, sedyeyle taşındı. Teyze sandılar amca çıktı. Bir kez daha ölmeyişi üstelik, herkeste büyük kafa açtı.


biterken,
yemek yemedim, uyumadım, inattan da değil valla. serserilik geldi çünkü zamandan hemen sonra. evde bana oturacak bi götlük yer kalmadı. kalktım ben de size geldim. yani maniniz yoksa... çünkü sevgili okur, evdesin gibi, ışığın yanık.

dediim gibi
Size erken gelmiş bir orta yaş krizinden bildiriyorum bu sene. En son geçen sene bildirmiştim buralardan. Bu kriz fırsata dönüşür mü, yoksa bizi 50 sente muhtaç mı eder, onu yazının ilerleyen aşamalarında beraber görelim dilerseniz.

Bu bir doğum günü yazısıdır ve bu terkedilmiş kasaba görüntüsündeki bloğun en eski adetlerindendir. Ayrıca rica edicem unutturmayın. Tekrar yazıcam buralara...

**

Hayattan bi'şey öğreniyor muyum, yoksa renkli, değişik vagonlu bir trenin bitmek bilmeyen geçişi gibi kendisine seyirci mi kalıyorum, emin değilim aslında. Çok saçma vagonlar da oluyor. İnsanın üstüne atlayıp sağını solunu kurcalayası geleyor. Sonra o vagon nasıl ediyor da seni sırtından pat diye atıyor? Hep muamma buralar.

Her şeye vakit yok. Tüm vagonları gezemezsin. İstediğin tüm kitapları okuyamaz, içinde erimeye teşne olduğun tüm denizlerde yüzemezsin. Büyüdükçe, öncelikler giriyor hayatına. Öncelikler, kimden doğma, kime dayatma, nasıl da basıyorlar "önce ben" diye boğazına? İşte oraları dilersen çok karıştırma.

Ama işte kendini sevmeden ne sevsen, o sana yabancı, kendine hayran... Kendini bilmeden kimi öğrensen, o senden bi haber, sen ona doyamayan... Bi genç kız vardı bu sene, bana bi barda "Tatmin nerede?" diye sorduydu. Masadaki yakışıklıya yanıktı galiba, beni de rakip mi sayıyordu?

Dedim "Tatmin na burada." Gözümle elimi işaret ettim; koca bi nah. Öyle sahnede, öyle laykta, öyle şakşakla gelmez o hal. Sevildim sanırsın, hayran bile kalınırsın, elini öptürür, gözünü süzdürür, yine de herkes gidince kalırsın, tıpkı bi mal. Çok sevdim sanırsın, ayılıp bayılırsın, duvarlara yazarsın sloganlar falanlar. Sonunda sis dağılır, dağılır gece ve ne kazandın otur bi bak lan?

**

Zaman bi paravan, açılır her gün. Ardından çıkanı beğenmedin. Yaşama o günü istersen. İptal et, salla gitsin. Peki güzel denyom sen bu reddi, daha kaç kere kullanabilirsin?
Zamana tütünü yapıştır, kanıyo bak. Yarana gogoyu yapıştır, başın kabak. Gökyüzü üstünde açılır ama sana vaatleri kuşlardan uzak... Yem koy balkona, tek çaren bu. Kandır zamanı, besle karganı ve sıçsın... yazgına.

Yazgın diye bi dalga, yok bu arada. Kim kandırdı seni bilmem. Hangi vaadi aratırken, denk geldin bu ucuz frikiğe? Elini kaçırdın, elin yanar diye. Kaykıldın tembel bi hiçliğe. Görmedin baharı ve yazı bile. Aklında tilkiler ama hepsinin cinliği veresiye...

**

Yüklerin var. Tüm geçmişlerden. Ölülerden ve dirilerden. İnşaat izleyen emekli albay gibi, bitişine bakıyorsun bi'şeylerin. Ellerin arkada kavuşmuş ama her konuda var yine şikayetlerin. Kendin ettin. Kimse demedi sana; oradan git. Deseydi bile dinlemezdin. Şimdi içinin ormanında kaybolduysan, inşaat sesine gel!
Ruhun betona harman ve çakılmanın tadı güzel.

**

En dipteyken, başlayacak ancak yeni bir hikaye. Bir önceki hikayenin kahramanı, üstüne bir avuç toprak serptiğinde. Kendini gömüp, cenaze namazını kılan çingene gibi, Eyüp'ten bir hışım ineceksin yokuş deli. Sayacaksın tek tek servileri, ölmeden başına dikmiş biri. ARO. Bundan sonra yazacağın hikayede, kendine verirsin artık başrolleri.

Şimdiyi ve hepsini.

Ve unutma, sırf bi gece karşısında oturup bira içelim diye tam 2000 yılda, kan, ter, gözyaşı ve skolastik düşünce ve Bizans oyunları ve Osmanlı vurgunları ve yeni dönem Laz-Arap sentezleriyle, inşaa ettim koca İstanbul şehrini.

Değdi mi, değmedi mi, bilemem şimdi.

biterken,
kafiyelerimizi ezhel'e, götümün üzerine oturamayışı, kendimi yoga yaparken sakatlamış olmama, geri kalan her şeyi ise yaptığımız seçimlere borçluyuz. ve seçmemek bi seçim değil. hoşgeldin tipini sktiğimin 38'i. fotoğraf baya eski.

Bencil insanların aşkları da kendilerine benziyor. Sevmesine seviyorlar lakin o sevginin her gün içinde çapa yapılması, sulanması, ter dökülmesi gereken bir bahçe olduğunu fark edemiyorlar. Hep bir bireysellik tutturması, hep bir “Ben bahçeyi bazı bazı bırakıp gideyim. Yağmur yağar nasılsa!” sallaması... Yağmur yağar yağmaz, sen orasını karıştırma. Sen bahçede nelerden sorumlusun, ona bak. Etrafta yardımına ihtiyaç duyan bir çimen, aşılanacak bir fidan var mı? Onu düşün. “Hiçbir yere gitme, göbeğinden bağımlı ol sevdiğine.” demiyorum elbet. Ama gideceksen de, döndüğünde cebinde hep yeni tohumlar olsun.

Hem bir bahçenin gerçekte ne kadar büyük olduğunu, içinde çalışmadan asla bilemezsin.

**

Belki biliyorsunuz sevgili hükümütemiz şu sıralar evliliği destekleme kararı aldı. Taze sevdalı bir çiftseniz ve henüz 27 yaşını aşmadıysanız, devlet destekli çeyiz kredisi alarak derhal mutlu ve evli bir çifte dönüşebiliyorsunuz. Hanım kızımız devlet desteğiyle gelinlerin tatlı telaşesini doyasıya yaşarken, “Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alır” atasözümüzü usulca gerçeğe dökebiliyorsunuz. Sonra gelsin çok yapılan, zor bakılan, iyi eğitim alamayıp, hep gariban kalan, en zor işlere koşulan çocuklar... Velkam tu kalitesiz nesil!

Her şeyden önce, devletin bence daha ziyade yaşlıları evliliğe teşvik etmesi gerek. Genç dediğin zaten adı üstünde, aklı bir karış havada, gönlü yangınlı bir kişi. Hayat hep öyle mide kelebekleriyle akacak sanıyor yavrum; onu bıraksan zaten evlenir. Halbuki 35’ini geçmiş, insanlığa ve aşka kısmen inancını yitirmiş bir bireyi evliliğe ikna etmek öyle kolay mı? İşte asıl ona paranın ucunu göstermeli devlet. (devlet bizi de görsüncülük.com)

Bir de tabi, gençlerin gerçek ihtiyaçları meselesi var. Zannetmiyorum ki ülke nüfusunun yarısını oluşturan bu kitlenin tek derdi, oturma odasını aldığı kadar kırlentle doldurmak,yahut mutfağa ankastre fırın ve davlumbazla hava katmak olsun. Bu insanlar dünyayı tanımak ister, okumak, öğrenmek, kendini aşmak ister. Hülasa “devlet evlenmeye vereceği desteği sanata, bilime, spora yatırsa ya?!” diyeceğim ama zaten kime diyorum? Oralar hep boş küme.

**
Evrende çözemediğim sırlardan biri de sonsuza dek pahalanabilen ev aletleri. Özellikle yukarıda adını andığım ankastre fırın mesela, yemeğin tadına muazzam bir ankastrelik, bir mobilyaya gömülmüşlük katıyor olmalı. İnsan o fırında pişen ıspanaklı böreğe diş geçirdiğinde, “Hımmm, işte tam aradığım tat. Mutfak yüzeylerinde pürüzsüzlük…” şekli farkındalıklar yaşamalı. Şaka bir yana, blendır bir yana dostlar. Birkaç ufak işlevsel gerecin dışında, çoğu ev aletinin ziyadesiyle faydasız ve kolpacı olduğunu kabullenmek durumundayız.

Açıkçası benim şimdiye kadar yediğim en muazzam şeyler, akla gelebilecek en ilkel şekillerde üretildiler. Kuyu içinde tandıra kadar gitmeyeceğim. Herkezin çocukken evinde bulunan, o yuvarlak, o her fişe takıldığında evin kontağını attıracak denli dandik fırınları saygıyla hatırlasak yeter. Ne kekler, ne kıymalı poğaçalar pişti onlarda, hey gözünü sevdiğim… Maharet fırında değil, annedeymiş meğer.
Mutfaktaki dandik gereçleri en yaratıcı şekillerde kullandığına şahit olduğum kişiyse, şüphesiz anneanemdi. Tasarrufu DNA’ya işlemiş nesilden geldiğinden, öyle her gün büyük fırını yakamazdı, pastaneden bir şey zinhar alamazdı. Bu vesliyle, teflon tavanın üstünü önce cam kase, sonra havlu ile kapatıp, bilmediğim bir yerinde su kaynatarak  “ocak üstü fırın” icat etmişti kadın. Bir nevi mutfağın Mc Gyverı olmuştu. Belki gizli gizli Mc Gyver izleyip feyz de alıyordu, şimdi düşününce. Zira balkondaki çiçeklere yokluğunda su taşıyacak “bezden şeritler projesi”ni ve karıncaları güneşlenen reçellerden uzak tutacak “su bendi projesi”ni yine onda gördüm.

Şimdi eskileri övmek gibi olmasın ama torunuma aktarabileceğim en büyük el becerimin PS konsolunda karakter zıplatma (kimileri için çömme ve adam vurma) olması biraz tuhaf, bir tutam da acıklı sanki.

**

Herkese (mutlu olmak veya etmek için) daha azına ihtiyaç duyup, daha çoğunu üreteceği bir hafta dileğiyle, gittimdi.