Kuruntulu Mevsimi

By | 11/25/2012 17 comments



Muzicelere inanır mısınız? Benim işim olmazdı. Hep “işimiz mucizeye kaldıysa…” derdim kendime, sonra yorgun ve rüyası çekilmiş bir uykuya dalardım. Çünkü bu gerekliydi. Unutmak için uyumak, yaşamak için yemek kadar ivedi olmuştu son zamanlarda.

Son zamanlara gelene kadar, güzel günler görmedik değil. Misal ki, kocamla tanıştığımız yaz, yazların kralıydı. Çakılları yan yana, yıldızları ip ipe dizen evren, dizlerimizi değdirmişti o sahilde, ikimiz de kıpırdamadık. Hani anın ürkütücü büyüsüne kapılırsın ya, öyle durduk yan yana, sustuk ve dalgaların sesine kulak verdik sersemce. Sonra kıyasıyla seviştik, kasıklarımız kum ve nemle kaplandı.

Uzun zaman o sahilin hatırına çektim desem yeri, o içten yanmalı gülüş ve kirli hippi pantolonundan karnına uzanan kasların hatırına, erkeğimin yatağımı, yorganımı ve mum ışıklarımı kutsayacağı geceleri bekledim. O bazen bana geldi, bazen sarı tüylü kasların şehvetine yamulan başka kadınlara gitti. Başka kadınlar, evrenin lanetiydi. Dilleri, memeleri ve kalçaları çatal, göz gözü görmez oluyordu çatallardan kimi zaman. Kocamı çatal takımlarından çekip çıkarmak mümkün olmuyordu ve ben çok ağlıyordum. Sahil aynı sahildi.

Sık sık ormana gitmeye başladım, kampın hemen sol yamacından patikaya vuruyor, bikinilerden, pullu dallı hint kumaşlarından yahut pamuklu penyelerden taşıp ağzıma ağzıma giren çatallardan kaçıyordum. Kaçarken ardımda çok şeyler bıraktım üstelik. Geri dönerken yolu bulayım diye değil, kocam olacak dingil, peşimden gelip beni bulsun, orman kuytularında ayaklarıma kapansın, tövbe edip şelale göletlerinde günahlarından arınsın diye. İnanır mısınız, birkaç kez yaptı da. Kamptaki camları kırdığım sabah mesela. Kan izlerini takip etmiş, FBI mübarek. Lakin insandaki kan da dök dök bitmez bir şey değil takdir edersiniz. İkinciye o gelmedi, kanımı birkaç kara sinekle paylaştım, döndüm geri tıpış tıpış.

Ormandan son döndüğümde fark ettim kurumayı. Aynanın önünde saçımı tararken, kocamın o kaslı vucütlu dançı kızla neler yaptığını kuruyorudum. Kız hem genç, hem sanırsın lastik top. Vur yere zıplasın, hoplat kucakta zırlasın. Ne pozisyonlar kurdum kafamda, öyleli böyleli. Derken ya rabbim bir de ne göreyim; taradığım saçın yarısı, elime geldi. Kopup, kuruyup un ufak oldu saçlar, yemekhanede yaktığımız şöminenin külleri gibi.

Saçlarım dökülünce kafama dev bi pareo sardım, hani şu avukat kızın bıraktığı, parfüm kokusu yıkadığım halde geçmeyeni. Kirpiklerim döküldüğünde ise rokçu kızın odamızda, benim yatağımın baş ucunda unutuverdiği, kara kalemi çekmeye başladım. Artık kız nasıl pis, nasıl mikroplu ve pejmudeyse, kalem hastalığımı iyice tetikledi. Ertesi gün baktım tırnaklarımla beraber, sırtımın derileri de efil efil dökülmesin mi?

Yazın ortasını çoktan geçtiydik. O sıcakta ellerime önce naylon, sonra yün eldivenler giyiyor, mutfakta çalışırken kirpiksiz gözlerimi tahtadan, saçsız başımı yerden ayırmıyordum. Sonra bir gün, mutfağın hemen dibideki bardan, çalan trans müziğin, bardaklara dolup dolup boşalan rakı ve votkaların bastıramadığı bir cümle duydum. Ah dostlar duymaz olaydım. Kapalıçarşı halıcısı aksanıyla konuştu kocam, benim devlet nikahlı biricik kocam. Ve karşındaki Yeni Zellandalı sörfçü kıza “Ne evlisi canım? O iş çoktan bitti” dedi. İşte o gecenin sabahında, yastığın kenarında buldum, kulağımın tekini.

Ayıptır demesi kulaklarım hassastır, baslar mı patlıyor, şak söylerim. Tizler mi cızırdıyor tirink fark ederim. Heyhat demek evliliğimizin bittiğini fark edememişim, şaşırdım açıkçası. Baba ocağına dönsem bizimkiler, “Eee tüm kampı kocanın üzerine yaptık, içini tam teşekkülü beyaz eşya ile cebimizden donattık, sandıklarca çeyiz yolladık. Sahi kulağının teki nerede?” soracaklar. Merak ediyor nedense aileler böyle şeyleri. Velhasıl eve gitmek yerine, kahvaltıda Yeni Zellandalı kızın edep yerine kaynar çay döktüm, kocamı ise kamptan atmakla tehdit ettim. Planım tam 8 gün, 22 saatliğine kusursuzca işledi.

23. saatin son çeyreğinde, verendamda viski mi içiyordum, çift kağıttan nefes mi çekiyordum, şimdi yalan olmasın. Baktım ağzıma götürdüğüm ele, aneeeem üç parmak var! Diğerine baktım onda da iki buçuk tane kalmış. Kollarım sanırsın kıskaçlarla bitiyor. "Haah!" dedim. "Bir vukuat var yine. Duymadım, görmedim ama bedenim hissetti". Koştum bara gittim ay ışığında. Koşarken iki üç parmak da ayaklarımdan döktüm yola. Ay aman dostlar yetişin, gecenin tüm itleri üşüşün. Bar kapanmış, müzik susmuş, yalnız kocamın sağ kalça yanağı parlıyor ayın körolasınca ışığında. Git gel parla, git gel parla, git gel parlayan yanağı tırmala.

Ertesi sabah kahvaltıda, kadınların tek tek tırnaklarını kontrol ettim. Kırkından şerbetli günler alan o sarışının, sedefli pembeye boyalı tırnaklarını tespit ettim. O ne keyif melemene ekmek banarken, o ne kahkaha. Sanki kocam sikmedi de rock star götürdü şellafe. Kırılasıca kat kat gerdanına dişlerimi geçiresim geldi, yutkundum. O esnada önden iki, arkadan bir adet azı, toplam üç adet dişimi yuttum.

Dingil kocam kuruyup döküldüğümü o kadar geç fark etti ki, nihayet “Sende bir değişiklik var, saçını mı kestirdin?” sorduğunda kampın kedileri halaya duracaktı. Miyav miyav tey tey çığlıkları arasında, bir tokat akşedecektim ağzına da susacaktı. Onun yerine eksik dişlerimin arasından ıslıklı bir hava üfledim. 

- Hayığ, safımı filan defiftirmedim.

“Haa" dedi beriki, ilgisizliğinden vadideki en iri kaya çatırdayarak tam ortasından yarıldı. Sedef tırnaklı sarışın karı, sesten korkup kaçtıysa da, o günden sonra dökülmelerim hiç durmadı.

Az daha hırçın çocukların çok oynayıp kenara attığı oyuncaklar gibi, kolsuz, bacaksız kalakalacaktım. Kalakalmaya çok yakındım. Ne kavga edecek takatim vardı, ne de ağzımda dönerek küfürleri şekillendirecek bir dilim. Zamanımın çoğunu mutfağın ardındaki kilerde, dev plastik tahıl kavanozlarının arasında geçiriyor, kediler için süte yahut et suyuna ıslattıkları ekmekleri yoğurt kaplarından ağzıma dökerek ve boğulmamak için dualar ederek tıkınıyordum. Nica zaman sonra beni mutfağa bulaşıkçı gelen dövmeli ikizlerin, kızıl olanı fark etti.

“Fare olduğunu düşünmüştüm” dedi yoğun, kadın erkek demeden,  insanın donunu indiresini getiren İngiliz aksanıyla.
-          "Fakat fareler senden çok daha gözü karadır, bilesin."

Olmayan kaşlarımı çatıp, diz ve dirseklerim üzerinde sürünerek kuru bakla kavanozunun yanına sindim. Öyle nefret etmiştim ki kadınlardan, gece uyuduğunda karnımın üzerinde kıvrılarak yatağına girip, kızıl buklelerini yemeğe yemin verdim.

Kocamın şehirde olduğu bir gün, kızıl, diz kapağının ardından, sol memesinin yanağına dek uzanan dövmeli kız ve onun güneşte solmuş bir versiyonu olan sarışın ikizi, beni kucakladıkları gibi sahile taşıdılar. Sonbahardı ve ben 35-40 kiloluk bir obruk, yanmaya hazır bir odun parçasından farksızdım. İç organlarım öksürdükçe kuru yapraklar gibi ağzımdan saçılıyor, nefesim tıpkı ağaçların yosunlu yanları gibi kokuyordu. Anlamadığım dillerde ninniler söyleyerek, beni tuzlu suya soktular; yeter ulan kocamın peşindeki karılar, sandım beni içine mektup konmuş bir şişe gibi, dalgaların insafına bırakacaklar.

Öyle değilmiş.

 
















Dövmeli ikizler ikinci gün yine güneşte, bana Anadolu'nun unutulmuş tanrıçalarına dair bıdır bıdır bir takım hikayeler anlatmaya başladılar. Yok efendim dünyanın merkezi bastığımız yermiymiş, o kadınlar onlarca memeli, bol sütlü, ballı berektlilermiymiş. "Anlat anlat!" diyordum sessizce güneş altında, derim döküleli ısıyı içimde tutamadığımdan güneşe bayılıyor, azıcık bayılınca hemen kavruluyordum. Onlar üzerime baharata benzer otalar döküyor, derimin aldığı renklere el çırpıp neşeleniyorlardı. Yine korkudan donuma edeyazdım.

-          - Yer bu karılar adamı, Allahın cezaları. Güneşte tütsüleyip ham yaparlar.

Üçüncü gün gelen kocam, “Aman da benim bir eşim mi var, acep bakliyatla mı uyuyor, dirseğinden aldığı güçle mi kımıldıyor?” merak etmedi. Kampa gelen yeni kafilenin en çömez, en paçoz ve en fakir kızını gözüne kestirmekle yetindi.  Bar taburesinde sakalını sıvazlarken, kalça kırdırtan şarkılarla uzaktan, misafirleri dansa davet etti. Bir parti koptu ki, oh sabahlar olmasın. İçkiler saçıldı, cigaralar dönüldü. Koca kampta ben ve dövmeli ikizlerden başka, nal gibi kafayı bulmamış bir insan kalmadı.

Dolunayın batmasın yakın, üzerime serdiğim kilimle beraber kucaklandım. Kocamdan yana ümidimi kaybedeli siz deyin yıllar, ben diyeyim asırlar olduğundan, beni kucaklayıp kilerden çıkartanın, ikizlerden biri olduğunu hemen anladım. Kocam barın üst katındaki sözde ofis, özde garsoniyerinde bir başına horulduyor, artık kası görünmeyen göbeğinde pireler hopluyordu, ay kıyamam. İkizlerden biri, "kıyamam" dediğimi duymuş gibi, beni bir güzel ayıpladı. Tek bir cümle çıktı ağzından, kocamı öldürmeden önce, buraya yazsam kindar olur. Sonra gayet seri ve sıkıntısız hareketlerle, kocamı ince ince doğradı.

Soranlara “Büyük şehre gitti, çek senet, borç harç, dükkan ev işleri” dedik. “Dedik” derken, ben konuşabilmeye ancak 10 gün sonra başladım. Mini minnacık dilim ve süt dişlerimle, “Annesi de hastaymış, kanser, büyük dert. Onu hastaneye taşıyor zaar. ama her gün arar. Biraz daha yahni alır mısınız?” dedim yemeklerde.

Ye ye bitmedi sevgili kocam, artık nasıl göt göbek bağladıysa koca yaz. Saçlarım onun eskiden kırmak istediğim kemiklerinden süzülmüş, terbiyeli çorbayla çıktı. Parmaklarım kızartıp patatesin yanında çerez niyetine kıtladığımız parmaklarıyla. Nefesini, sakalını, onca zamandır söylediği yalanlardan şişmiş dilini ise, hep reçel yaptık. Sabahları ekmek üstüne sürüp, canımıza can kattık.

İkizler kamptan ayrılmaya yakın, ben de çantamı topladım.
Artık kurumanın ilmini öğrenmiş, tam bi kadındım.

Biterken,
planladığımdan biraz uzun oldu, şu satıra kadar geldiyseniz, ne iyi ettiniz.
Aralık ayı Kısmet şov'lar, 11 Kadıköy Kargaart, 12 Ankara İF,  13 Babylon Lounge.
Israrla bekliyore.
 
Newer Post Older Post Home

17 vatandaş cevab hakkı kullandı :

o satıra kadar keyifle okuduk efenim.

Dogru uzun yazmissin, ne kadar uzun o kadar iyi, ellerine saglik. Post-modern bir yorumla: O kadar bekleyip sonra da dograyacagina, tez elden boşasaydın ya şu Tatlitug tipli adamı.

Geldik geldik:) Hemde sonuna kadar! Daha uzun yazsaydınız, o satıra kadarda gelirdik emin olun...

aklıma kurtlarla koşan kadınlar geldi. ne güzel kitaptı o da. eline sağlık.

deniz özturhan bir sabah uyanıp kendini devcileyin bir yengeç olarak mı buldu kabak sahilinde anlamadım ben.

ayrıca kabak-kadıköy arası teleferik hattı mı kuruldu biz ona mutluluğumuzu emanet edelim o daha aralık soğuğu vurduğu gibi geri dönsün.

bu ne elvis bu ne blue suede shoes!

Oy ne güzel yazıydı, ellerinize sağlık:)

Latife said...

cok begendim, kalemine saglık..

Fido said...

ne acayip bi hikaye ve ne acayip betimlemeler!
hayal gücüne sağlık,kalemine kuvvet Dennis :)

Rabbil alemin, bu ne garip yazıydı...

Çok güzel yazmışsın, bayıldım.

gökçe said...

çok güzel yazı ,eline sağlık

Anonymous said...

sizofrenik bi patlama yaşadım kendi çapımda. yaşamadıklarımdan yaşantılar akıttım hayata. eline saglık deniz. daha çok yaz ne olur. ben sizlerden besleniyorum. sen, siminya.. benim başka şehirlere dağılmış parçalarım gibisiniz.

Ahahahaha yazar hanım sen çok yaşa!
Kalem tutan ellerin hiç kurumasın, parmakların hiç durmasın.
Sabah kahveme çerez olur diye açmıştım, çörek oldu gevreğinden yazınız,
Tadından yenmez oldu lütfen
Hep yazınız.

Nefret ettim kocandan...
Cadi gibi yazmissin...
Kara buyulu, atmosferde cinlayacak cinsten...
Muthis..
Tebrikler ediyorum...

korktum

Yol yaramış. Nefis, eline saglık.

Afiyet olsun:)