Bilirsin Kadıköy'ü Yakardım Senin İçin*

By | 4/29/2018 1 comment
Egon Schiele, ağlat beni
Bi keresinde gençtim.

Ne kadar gençtim? DJ’inden hoşlandığım barın yüksek taburelerine tüneyip, peçetelere şiir yazmak havalı bir şey sanıyordum; tam olarak o kadar gençtim işte.

Beyoğlu’ndaydık; henüz saç ekimi çizgisini gizleyen havlu bantların, İstiklal’i ele geçirmediği yıllardı. Ne kadar güzellerdi, şimdi nostaljinin ışığında net bir şey söylemem zor. Fakat her çeşit insanı gördüğümüz bir yerdi o zaman Beyoğlu. Şimdi o multikültürel ruhuna el-fatiha…

Yanımda oturan adam, ağız kenarlarında beyaz tükürük topakları, uzun süre susup birasına baktı. Ben de elimde olmadan adamın, vaktiyle olgun narlar gibi kemiğe dek açılmış, kol façalarına baktım. Yara izleriyle bir süre bakıştıktan sonra, adını bile söylemeden konuya girdi façalı abi. Dosdoğru bana beyaz tükürükler sıçratarak, “Sana bir hikaye anlatayım mı?” dedi.

Şimdi af buyurunuz. Bir barda tek başına peçetelere şiir yazdığını sanacak kadar naif bir kız, bu teklifi geri çeviremez. Belki korkar, belki bir şeylerin yolunda gitmeyebileceğini sezer ama kalkamaz yerinden. Çünkü onun o ısrarla tuhaf görünmelerinin hepsi, diğer tuhaflıklar, yani benzerleri, gelip de kendisini bulsun diyedir.

“Sevdiğim bir kız vardı…” anlatmaya başladı bizim façalı. Hiç şaşırmadık, hikayenin başında neme lazım, mutlaka sevilen bir kız bulunmalıydı. “Ben kokainmandım, bu kız da işte çalışıyordu. Sonra param kokaine yetmeyince itirafçı, ihbarcı oldum. Karakola da girip çıkmışlığımız vardı hani. Bir nevi ahbaplık oluştu, annadın? Ben giriyorum, çıkıyorum, birilerini söylüyorum filan… Gel zaman, git zaman…”

Zaman böyle durumlarda pek hayırlı yönlere akmaz. Bu hikayede nereye akmış, gelin dilerseniz façalıdan dinleyelim.

“Bizim kızın bi olayı vardı. Erkeklere gidiyor bu, bazen parasına. Ama para için değil, ablaları var hep çalışıyorlar. Annesi var, dört kız kardeş aynı evde... Bu bazen bi dönercide yemeğine gidiyor adama, annadın? Ben kapısında bekliyorum otelin. Çıkışta tutup diyorum, neden yaptın? Bişey demiyo, bakıyo öyle yüzüme. Ağlıyo filan… Böyle bir, iki… Ben bunu bi gün otelden aldım eve götürdüm. Çıkartmazsam evden diye düşündüm, vazgeçer. O arada tabi kardeşleri polise gitmiş. Alıkoyma var, kaçırma var. Darp da etmişiz, böbreği zarar görmüş, sonra o da ortaya çıktı. Aldılar götürdüler hastaneye ablaları. Ben kaldım evde. Sonra mahkeme oldu, avukatlar falan, hep para annadın? Bunlarda para var, sen bakma. Para var bunlarda, ama niye öyle yapıyorsun o zaman değil mi? Gitme adama. Yapma. Ama yapıyor, gitmiş kafa, annadın?”

Hikayeyi dinlediğim vakit, ne yaşandığını tam olarak bir türlü anlayamadığımı hatırlıyorum. Bir adamın façalara, bir dudaklarının iki kenarında topaklanan tükürüğün giderek büyüyüşüne, bir de beni aslında hiç görmeyen gözlerine bakıyorum. Hiçbir şeyi aklım tam almadığı için de, kafam o an rahat. Ne duyduğumu, kimden duyduğumu daha sonra düşüneceğim. Bunun için yıllarım olacak.

“Mahkeme ne oldu?” sordum bir bira yudumlamalık suskunlukta. “10 yıl verdiler, Perşembe gireceğim.” dedi façalı. Bu cümle o gece aramızda akan son cümle olarak, DJ’in çaldığı şarkıların etrafında bir süre dolandı. O esnada “Burda ne yapıyorum lan ben?” sormuş olmalıyım kendime. Çünkü çok gençlikte bile, sorulur böyle şeyler. Şayet yeterli derecede sert bir yüzeye çarpıldıysa… Bir Beyoğlu, bodrum katı barının tuvalet fayansları kadar sert, soğuk ve tiksinti uyandıran ıslaklıkta bir yüzeye mesela...

O gece nasıl bitti hiç hatırlamasam da, ne façalıyı ne de DJ’i bir daha görmediğimi biliyorum. Peçeteleri de bir taşınma esnasında atmış olmalıyım, zira yıllardır evde karşılaşmıyorum. Şimdi, yani o geceden aşağı yukarı yirmi yıl kadar sonra, iki şeyi daha biliyorum. Bir; şiir öyle yazılmaz. İki; insan öyle sevilmez.

Peki ama nasıl sevilir insan? Doğru bir ölçüsü ve optimum bir şekli, şemali var mı? Senden doğmamış bambaşka bir canlıyı gerçekten sevmenin en etkin yöntemi nedir? Yoksa sevda dediğimiz eve davetsiz gelip, uzun süre dışarı çıkartamadığın için, sana aklını oynattıran bir kara sinek midir? Ve en nihayetinde, sineği gazete kağıdıyla yere sermeden, bu azap geçirilemez midir?

İşte bunları düşünmek için, o peçete kağıtlarına şiir yazan ponçik kızın epey vakti oldu. Birilerini sevdi, sevilmedi, yahut verilen miktarı kendine yeterli göremedi. Bunlar için arada kollarını havaya kaldırıp, isyan da etti. Sonra o haliyle boş bulunup, gövdeye ve çeneye esaslı darbeler aldı. Ama bir şekil, bir yol, bir racon misali üstelik, o nazik ölçüyü tutturmayı sanki hiç öğrenemedi. O -sözde- aşk uğruna çürütülen böbreğin sızısı kaldı hep bir tarafında. Ve kimi sabık aşklarına sabahın sekizinde telefon açıp; “Böbreğini versen yetmeyecek!” diye de inledi.

Halbuki kimse böbreğini, dalağını, kalbini, ciğerini, yani ivedi organlarından hiç birini, feda etmemeli aşk için. Aman sakın! En fazla belki bir serçe parmağı verebiliriz; şayet çok sevdiysek… Yahut sağ diz kapağı feda edilebilir; aşkımızdan öle yazdıysak filan… Latife ediyorum. Aşk bedensel bütünlüğü de, zihinsel huzur kadar zedeler, ammena. Yine de konu feda etmek olunca, en başarısız ilişkiler, birinin sürekli kurbanı oynadıkları oluyor. Biri saçını süpürge etmeye görsün, sanki diğer herkes oracıkta kel kalıyor.

İşte bu sebep, hayra yorun bitişleri, o son konuşmaları, vedaları… O bir türlü unutulamayan, ah ne acılar ve badirelere mal olan sevdicek karşınıza çıktığında, alttan almayın. Ve şöyle diyiverin, o zamansız gidene, kıymet bilmeyene, aldatana, hak yiyene, artık size ne ettiyse hergele…


“Bilirsin tatlım, Kadıköy’ü çepeçevre ve bir kalemde, yakardım senin için. Şimdi sadece sigaranı yakarım. O da imkanım olduğundan.”

Sonra şayet eğer varsa, masadaki peçeteleri de yakın; kimse üzerlerine kötü bir şiir yazmadan.
Bakın, o harbiden havalı olur.


* Aksi Dergi Nisan 2018 sayısında yayınlanmıştır.

biterken,
pazar sabahı, radyo eksen'de kendi programımızı dinliyorum.
bu sabah çok ağladım, niye hiç bilmiyorum.
"üzgün insan kötü, neşeli insan iyidir" diyor osho. sakalından utan osho. ya da ben osho okuduğum için sizden mi utansam. boşverin lan ne utanıcaz. 
beni okuyorsunuz ya ,sizi çok seviyorum.
Older Post Home

1 vatandaş cevab hakkı kullandı :

seni severek okuyoruz. (" okurken seni seviyoruz" anlaminda).